Tuesday, September 24, 2013

29 Eylül Pazar Bekliyoruz

"Nehir'in Adımları",

29 Eylül Pazar günü İstanbul Teknik Üniversitesi, Ayazağa Yerleşkesi, Merkezi Derslik Binası önünde, saat 10:00'da.

10:00'da toplanma, 10:30'da başlangıç.

Hedefimizi de  belirledik: KAÇUV-EVİ'nin bir odasının 1 yıllık masrafını üstlenmek!

Duyduk duymadık demeyin! Hava nasılmış diye merak etmeyin! Koşacağız mı yani hiç demeyin, bekliyoruz!

Katılım Ücreti:

Aile: 50 TL
Yetişkin: 30 TL
Çocuk: 15 TL
İ.T.Ü. öğrencisi: 5 TL (üniversite öğrencisinden para almaya benim gönlüm razı olmadı, harçlıkları onlara kalsın, bu sembolik)

Bilgi: http://www.coyag.org/



Arda 1 yaşında

Nehir'cim tatlı kızım eylül ayını sadece sana ayırmayı istemiştim. Hayat bana tatlı bir sürpriz yaptı, bu planım da bozuldu. Kardeşin seni kaybettiğimiz ayda doğdu. Hayat paylaşmaktır. Sen eylülü kardeşinle, kardeşin de eylül ayını seninle paylaşıyor. Birbirinize yakınlaşıyorsunuz belki de.

Arda senin resimlerine bakıp gülüyor. Babaannen senin çok güzel bir yağlıboya resmini yaptı. İşte ona bakıyor.

Arda'nın ilk seslenişi zaten abla oldu. Leyla senin olduğu gibi kardeşinin de favorisi evde. Ama ben gizliden gizliye bu abla işine iki türlü seviniyorum, hem Leyla adına, hem de senin adına. Arda'nın iki ablası var.

Arda 1 yaşında oldu.

Maşallah kardeşine!!!


Wednesday, September 4, 2013

3 yıl

Bugün 3 yıl oldu.

En zoru neydi biliyor musunuz.

Nehir'i iki yıl süresinde, tüm tedavisinde yalnız bırakmamışken, hastaneden RMH'ye yürüdüğümüz dakikalardı. Ellerimiz boş, kalplerimiz paramparça. Leyla'nın o ilk tepkisi, "Nehir kiminle?".

Hiç kimse evlat acısı yaşamasın.

Nehir'im, tatlı kızım, uykuya dalmadan önceki, ellerini yanaklarının altına kavuşturup da bana bakışın, hep benimle.

Thursday, August 22, 2013

Ne zamandir...

İçim bu kadar daralmamıştı... Gözlerim dolmamıştı.

Leyla'mı, rutin, basketbol takımına lisansı çıksın diye bir çocuk kardiyologuna götürdüm. Uzanır uzanmaz, "Boyu nasıl, hangi pörsentil'de" diye sorunca, zaten farkındayız, "Evet, biraz küçük ama ergenliğe girmedi, benim boyumu bulmasını bekliyoruz" dedim. Bu konu artık Leyla'yı da rahatsız edecek bir noktada diye zaten sıkılıyorum, geçiştirmek istedim.

Derken muayene bitince, Leyla'ya dönüp, "Ellerini yana açar mısın" dedi, uzaktan vücuduna baktı, sırtına, ensesine... Ve hop, bilmemne sendromu olabilir mi acaba, emin olalım dedi, ve büyüme geriliği ile ilgili, el, bilek röntgeni ve pelvis ultrasonu istedi.

Kadın bilmiyor tabi....Viral hastalık peşindeyken, ultrason derken, nöroblastoma çarpmış olduğumuzu. Ama benim yüzüm döndü..."sendrom" lafı ile...Tam anlamıyla sinirim bozuldu. Leyla'ya da bir güzel belli ettim. Çıkışta, ödeme için beklerken Leyla'ya "Endişelenme" dedim, "Anne, sen endişeleniyorsun, bana niye söylüyorsun" gibi tersledi beni, haklı olarak. Biraz anlattım, bu durumdan çok, eski anıların beni üzdüğünü.

Bari battı balık yan gider, hemen aşağıya inip, el röntgenini çektirelim dedim. Beklerken, ben  hala bakalım, emin olalım falan diyorum ama artık inandırıcılığım yok. Leyla, "Ağlamayacaksın, değil mi?" diyor. Hoppala. Neyse ben ağlama numaraları yaparak, onu güldürmeyi, kendim de rahatlamayı başardım. Hatta röntgeni çektirdikten sonra elime röntgeni alıp, boşlukları gösterip, "Bak boşluk var, iyi, büyümen sürecek, dert etme" bilgiçliği de yaptım.

Bugün de pelvis ultrasonu randevusu aldım, sonuçları önce Barbaros Bey'e göstereceğim, Leyla'yı bir kez götürmüş olduğum çocuk gelişimcisinden de randevu aldım. Atlamayalım.

Derken, şu sendroma baktım. Haydaa dedim. Esasen Leyla'da olacak bir görüntü yok. Ama belki seviyeleri vardır, internetteki fotograflar ileri dereceleri olabilir. Bir kromozom eksikliğine bağlı, kızlarda görülen, bir büyüme geriliği. Neyse, benim ergenliğe geç girmiş olmam, Leyla nı vücudunun babaannesine ve babasına benziyor oluşu, onların üremiş olduklarına dayanarak, hala daha Leyla'nın kendi genetik mirası çerçevesindeki büyümesini tamamlayacağına inanıyorum. Bunu da üç doktordan işittim zaten. İki çocuk doktoru ve bir çocuk gelişimcisi...

Ah ama, şu doktor travmaları, ne olur eksik kalsın hayatımda.

Çocuk gelişimcisinin telefonunu ararken, karşıma küt diye Nehir'i teşhis etmemiş olan doktorun adı da çıkmaz mı.

Doktorluğu geçen yıl, ya da bir buçuk yıl önce bıraktığını duymuştum zaten. Tuhaf biçimde, iki kez de karşılaştık biz Amerika'dan döndükten sonra ve ikisinde de bizi görmedi. Her seferinde acaba konuşsam mı desem de, yapamadım. O da bir şekilde etrafıyla ilgisizdi. Leyla ile dün, doktorlar, süpheler, eski günler derken, Leyla yine sormuştu o doktoru. Leyla'nın bebeklikten itibaren doktoru olmuştu, zaten Nehir'i de o nedenle, sorgulamadan ona götürmüştüm. Leyla, "Sizinle odasında, uzun uzun konuşurdu, sonra şöyle şöyle yapar (göğsünü dinleme hareketi), bırakırdı" diye özetledi.

Hülya Hanım'ın adını yazmamıştım buraya, bir şekilde bizim vaka ile kadını yargılamak bana iyi gelmedi. Ama tıbbı bırakmış olduğu için, artık dert etmiyorum. Kendisi ile ilgili Mahmut'un söylemiş olduğu, maalesef benim katıldığım ama ah ama ah daha önce anlamadığım, teşhis de şu. Yıllar içinde, internette okumuş olduğum "röportaj" yapanın deyimiyle hakkında efsaneler var imiş, sağlıklı çocuk görmekten, ve ona giden aileleri "wholistic" yaşama adapte etme arzusu, doğal hayata döndürmeyi amaçlaması nedeniyle, bir yandan anti-corporist" diyeceğim, bizce esas doktorluğunda gerileme olmuş, "agility" (Mahmut'un deyimi) i yitirmiş, diye düşündük. Ama TR'de, okumuş, orta-üst gelir seviyesi, ve "ilaç" istemeyen kesiminde elindeki tek tük doktordan biri olunca, şanı yürümüş biri bence. Sayesinde ertlemiş olduğumuz suçiçeği aşısı ise bizi Houston'da bulmuş ve beni korku tüneline atmıştı. Aşı karşıtlığı da malumdu. Ama bilemeyeceğimiz bir konu, Nehir'i daha iyi dinleseydi, klinik bulguları, "diyet"le geçiştirmeseydi, telefonla değil, yüzyüze görseydi, biraz daha eğilseydi üzerine, belki stage 4 değil, stage 3 olacaktık. Öte yandan bir doktorun tüm kariyerinde karşısına kaç kez çıkıyordur bu vaka.

Ben hep, NYtaki doktorlara kızdım, uzun süre...Oğuz Amca ile KAÇUV'un odasını yaptığımızda, oracıkta, nasıl Hülya Hanım'a kızdığını, tekrarlamıştı, Oğuz, gözlerini açarak. Sadece teşhis edememiş olduğu için değil, teşhisten sonra Nehir'i bir kez bile görmeye gelmemiş olduğu için, demişti.

Offf.

Geçen baharda, sözde Leyla için terapiste gidip, bir saat Nehir'i anlattığımda, bir ara psikiyatr, "Yasınızı tutmayı bitirdiniz mi?" diye sorunca, ben de sormuştum, "Yası nasıl tanımlıyorsunuz?" diye. O da, "Alacak verecek kalmaması, hesaplaşmaların bitmesi" demişti. "Nerseyse bitti" demiştim. Çünkü tam da o günlerde, Amerika'daki doktorları affetmiştim. Bilmem belki Hülya Hanım'ı da affederim. Ona hiç kafa yormadım ben. Ucu bana da dokunduğu için. Kendi tercihimle bu doktorda kalmış olduğum için, Nehir için yeni bir doktor aramamış olduğum için belki de. Kolayca ona gitmiş olduğum için. Leyla'nın gözlemini yapmamış olduğum için. Bizden sonra, bizi bilmelerine rağmen arkadaşlarım ona çocuklarını götürdüler. Ben buna şaşırmıştım. Halbuki, Leyla henüz bebekken, benim bir arkadaşımın oğlunun cilt hastalığını yanlış tedavi etmiş, ve arkadaşım ona gitmeyi bırakmıştı. Ben ders almış mıydım, hayır.

Bu anıları unutmak yaşlanmanın iyi bir yan etkisi olacak sanırım, eninde sonunda.

Nehir'im keşke bunları yaşamasaydık. Hayatın acılarla bir bütün olduğunu bu şekilde öğrenmemiş olsaydım. Derken depremin yıldönümünde okuduğum başkasına ait bir kayıp anısı, beni çok derinden etkiledi. Depremi, savaşları, dünyanın bin musibetini düşününce afallıyorum. Ama Nehir'im benim çocuğumdu. Ben de kendi kaybımın yasındayım. Hani beterin beteri var biliyorum ama herkes bir şekilde kendi yükünü taşıyor. Arda'ya bakınca ise hayata şükrediyorum, iyi de diyorum bir başka an, kafam karışıyor, nasıl bir şükretme bu...Üç çoçuğum olduğunu hayal etmeye çalışıyorum...

Karmaşıklık bitmiyor. Bu sayfaya yazmıyorum, burası kafamın tüm karmaşasını yansıtıyor, ister istemez. Günlük hayatta devam etmek daha iyi. Sizleri seviyorum.

29 Eylül'de Nehir'in Koşusu var, yine İTÜ Maslak Kampüste. Saat 10:00-12:00. Yakında tüm bilgiyi yazacağım. Yine KAÇUV yararına. Bir sabahımızı çocukluk dönemi kanserinden etkilenen çocuklarımıza ayıralım.

Monday, March 11, 2013

Nehir'im 6 yaşında olmalıydı, olacaktı, olsaydı

Yarın 12 Mart.

Mart gelince biraz gerilmiştim zaten.

Aslında Arda ile zaman çok hızlı akıyor ve ne hissettiğimi bilmeden geçiyor günler.

Feride ile sohbet ederken ona dedimki, "Biliyor musun, acısı hafifliyor gerçekten ve bu çok acı, bazen suçluluk duyuyorum". Houston'tan döndüğümüzde, sevgili terapistime gitmiştim ve demiştim ki, "Nehir'i kaybersek, bununla yaşayabileceğimi biliyorum ve bu beni acıtıyor"... O zaman ağlamıştım, bu duygu zor gelmişti.

Feride ile sohbetten iki gün sonra mezarlığa gittim. Bir türlü yapamamıştım, mezarın tamamına çiçek diktirmek isitiyordum. Zincirlikuyu'nun girişinde Belediye nin çiçek satış yeri var. Gittim. Mevsim ara bir mevsim, ya çuha, ya menekşe, ama her ikisi de kısa ömürlü. Olsun dedim, kızımın doğumgünü geliyor, onun seveceği bir hal alsın istiyorum artık mezarı.

Tabi, pembe istiyorum. Elimizde çok az pembe var demezler mi. Kalbime ağrı girdi. Derken oradaki Adem Bey ile, çuhaların arasından önce iyi durumdaki tüm pembeleri, sonra da sıklamen, koyu pembe, bordo gibi renkteki tüm çuhaları topladık. Bir saat sürdü. Sanki bahçemize alıyormuş gibi, çok doğallıkla, ama çok daha titizlikle seçim yaptım.

Arada başkaları geldi, yaşlı bir Teyze örneğin. Elini benim pembelere attı ki, "Onlar benim" diye korumaya aldım seçmiş olduklarımı. Evinize mi alıyorsunuz dedi, hayır dedim, mezar için. Baktı bana, ne çok aldım diye sanırım.

Hemen diker misiniz dedim, tamam dediler. Ödeme yaparken, oranın yöneticisi kadın, çok oldu mu kızınızı kaybedeli der demez, başladı gözyaşlarım. Bir anda yaptığım işin anlamsızlığını kavradım, ne kadar olmaması gereken bir işe uğraştığımı.

Feride ile konuşmamız geldi aklıma...Hani hafiflemişti...

Sanıyorum bu karmaşık duygularla yaşamayı öğreneceğim. Arda ile yaşadığım mutluluk, Nehir'e duyduğum özlem, Leyla'ya olan sevgim... Bu eşanlılık. Sevinç, hüzün hep birarada. Bir an gülerken, bir an ağlamak.

Arda ile çıktığımızda, "Bu ilk mi?" veya "Bu kaçıncı?" diye sorduklarında, durakalıyorum. Aslında İngilizce'de "I have three, one in heaven" gibi daha kolay bir cümle var, Türkçe basit bir şey bulamadım. Bir de hep o bakışlar. Üçüncü desem, söylesem, bir bakış... Ama demezsem, Nehir'e ihanet ediyormuşum hissi.

İşte böyle geçerken günler, Nehir'imin yarın doğumgünü. 6 yaşında olmalıydı. Nasıl olacaktı ki acaba? Bunu bilmemek belki de en koyanı. Hep 3 yaşı ile anımsamak, zor.

Çiçeklerini dikmiş olmak, yine de iyi hissettirdi bana kendimi. Yarın Leyla ile gideceğiz onu ziyarete. Sonra da akşam Nehir'in sevdiği yemekleri yapacağız: Sütlaç, pilav, köfte. Bakalım belki blueberry de bulurum.

Nehir'im, tatlı kızım, keşke bizimle olsaydın.


Monday, February 4, 2013

Dünyadan bir melek kadin uctu...

Buraya yazmis miydim...

Nehir New York ta kotuye gitmeye baslayip da hastanede iken aramisti Yaprak. "Ben Gozdem ile Hande'nin arkadasi Yaprak, New York tayim size geleyim moral vereyim" demisti. Bunu diyen, bacagi nuksetmis kanseri nedeniyle ampute olacak bir kadindi benim icin. "Bize moral vermek mi, ben ona vereyim" demistim icimden.

Sonra hastane odasinin kapisi acildi, Yaprak girdi iceriye. Saclar kisacik. Yas zaten genc, ama karsimda iyice genc bir kadin. Gozler piril, piril. Ertesi gün bacagi ampute olacak sanki baskasi. Boylesi onemli bir gunun arifesinde, onca duygusunun, isinin gücünün arasında bize ugramisti. Daha ne olsun. Oracikta cok sevdim Yaprak'i ben. Bu ne müthiş enerji, bu nasıl bir pozitiflik, dedim.

Sonra, Nehir hastanede iken, bu kez ben onu ziyaret ettim, ameliyatı sonrası. Ve bu kez Semra Teyze'yi tanıdım, annesini Yaprak'ın. Ve bu pozitifligin arkasındaki gücü gördüm. O nasıl annelik, o nasıl bir destek.

İşte böyle başladı dostluğumuz. Yaprak kimi zaman Nehir oldu, Semra Teyze ben, kimi zaman ben Yaprak ın kızı oldum, Yaprak sanki ebeveyn...Karmakarışık, çok şey ifade etti bana hep. Ama 10 gün öncesine kadar bir şikayet duymadım Yaprak'tan. Direndi, direndi, direndi. Gık etmeden, sızlanmadan, isyan etmeden. En son mailde, "Bu da benim olayımmış" diye yazınca ben isyan ettim, ama o etmedi.

Yorulmuştu artık bedeni. Kızı içindi sanki esas çaba. Umarım Zeyno annesinin onu ne kadar sevdiğini, onunla biraz daha zaman geçirmek için ne kadar direndiğini bir gün anlar.

Huzur içinde ol Yaprak'ım.




Sunday, September 30, 2012

Ardindan Gelen Mutevazi Mutluluk

18 Eylul'de oglumuz Arda dunyaya geldi. Hosgeldi! Leyla ve Nehir'in kucuk erkek kardesi, tipki onlar gibi kara sacli, kara gozlu Arda'miz. Cok da yumusak ve iyi huylu basladi, babayla benim yasimizi dikkate alarak, "Dusundugunuz kadar yorucu degilim ben" dercesine.

Gercekten de yazmaya cekiniyorum, hem baba, hem ben biraz cekingen, biraz tedirgin, kisacasi mutevazi bir mutluluk icerisindeyiz. Aman nazar degmesin diyoruz.

Sevgili Hayat,

Biraz bizi rahat birak!

Komik Not: Kamuoyuna duyurulur. Internetten aldigim bebek arabasi, "Persian red" iken, ve bilgisayarda kirmizi iken, eve geldi ki, Iran kirmizisi, bizim cingene pembesi (fusya-neon pembe) imis!!! Daha da dogrusu, gece, los isikta kirmizi, gunese ciktikca rengi bildigimiz pembe, matrak bir ton. Vallahi Nehir boylece kendi en sevdigi renkten bebek arabasini kardesine gondermenin bir yolunu buldu, diye dusundum ben ve gulumsedim. Buyuk abla ise, ben harcligimdan biriktirip Arda'ya mavi bebek arabasi alacagim der. Iki abla atisirlar boylece... Biz baba ile, bu konuda "cool" olmaya ve bebek arabasini kullanmaya karar verdik bile. Belki uzerine, "My other stroller is blue" (Diger arabam mavi) diye bir cikartma asariz!

Monday, September 3, 2012

Nehirim

Bugün iki yıl oldu, Nehir'im seni kaybedeli... Dün, tesadüf, fotoğraflara bakarken, istemeden senin elini tuttuğumuz bir fotoğrafa denk geldim, ve birden gözyaşları beni buldu. Ne kadar zordu o veda. O an hiç aklımdan çıkmıyor.

Gideli beri sen, biz kendimizi hayata bağlamanın yollarını aradık. Zaman çare, dediler. Evet, zaman gerçekten de çare imiş. Ama bir yandan biz eski biz değiliz. Ne baban, ne de ben eskisi gibi olamayacağımızı idrak ettik, ve bu konuda aynı düşüncede oluşumuz bizi dengede tutuyor.

Aynı duyguyu başka bir anne yazmıştı. Acı olan o yazdığında ben anlamamıştım. Demişti ki, çoğu zaman oynuyoruz... Anlamamıştım. Şmdi anlıyorum. Oynamak değil belki, gülüyoruz, birşeyler yapıyoruz, ama derinlerde bir yerde kocaman bir boşluk, hep bizimle. 

Buraya biraz da o nedenle yazmaz oldum. Burada hep duygularımı paylaştım, oyun oynamadım. Hayata devam etmek için, arada duyguları biraz geride tutmak gerekiyor. Burada duygularımdan kaçamıyorum.

Seni ziyaret ediyorum sık sık, evimize yakınsın, işe giderken, pat, giriveriyorum. Ne yapacağımı çok bilmiyorum ama, çiçeklerin güzel mi, minik kelebek duruyor mu, bakıyorum. Baban da, ablan da geliyorlar.

Seni anıyoruz, senden sözediyoruz. Nasıl yaramazlıklar yaptığını anlatıyoruz. Leyla en çok nasıl havaalanında kaçıp, yürüyen merdivenlere koştuğunu anlatıyor. Bir şekilde hep kaçtın, ne zaman yere bıraksam, alıp başını giderdin, hiç arkana bakmadan.

Hala tüm yaşadıklarımızın gerçeklik dışı olduğu hissindeyim. Sanki başka birinin hayatı, ben o hayata bakıyorum. Yani hem kabullendim, hem de hiç kabullenemedim. Sen nasıl geldin hayatımıza, sonra kayıp gittin öylece. Geriye bakınca, biz o günleri nasıl geçirmişiz, sana tüm o yaşadığın acıları, ağrıları, zorlukları, sanki normal şeylermiş gibi yaşatmışız ve sen ne kadar güzel başa çıkmışsın. Ama şimdi düşünüyorum da, çıkmasaymışsın be Nehir'im, ağlama bak şimdi geçecek dediğimde susmasaymışsın tatlım. Her türlü kaprise hakkın varmış senin. Çünkü normal değilmiş yaşadıkların.

Şimdi ne zaman bir doktora gitsem, basit bir kan verme işlemi için, hemşirelerin anlamaz bakışları altında, gözlerimden yaşlar akıyor. Kaç kez yaptın sen o işlemleri, sayısını hatırlamıyorum bile. Acıtıyormuş tatlım.

Seni çok özledim. En zoru yaşıtlarını büyürken görmek. Onlar büyüdükçe sanki senden uzaklaşıyorum iyice. Sen hep üç buçuk yaşındayken anılarımızda, yaşıtların büyüyor. Tuhaf bir his.

Sana bir de sürprizimiz var. Abla oluyorsun. Hem de bugünlerde. Eylül ayı seni kaybettiğimiz, kardeşini karşıladığımız ay olacak. İşte bu da biz büyüklerin hayatın cilvesi dedikleri şey. Hayatın bize bir oyunu, yaşamın döngüsünü hatırlatma şekli belki de. İşte bu yüzden, bu yılki koşuyu baharda yapacağız. Hem böylece kardeşin de katılacak. Leyla'ya bir kardeşi daha olacağını söylediğimde, Nehir kadar sevecek miyim diye sordu. Ben de, baban da aynı endişeyi hissettik. Ama bir yandan, senden bize selam getirecekmiş gibi hissediyorum. Senin yerini almayacak ama senin kardeşin olması fikri hoşuma gidiyor.

Seni çok seviyorum.

Sunday, April 1, 2012

Sonsuzluk

Mart ayı geçti.

Nehir'imin doğumgünü geçti.

Kalbimin sıkıştığı günler geçti. KAÇUV'un Aileevi tam Nehir'in doğumgünü haftasında açıldı. Güzel bir tesadüftü ve o günleri daha rahat geçirmeme neden oldu. Oyun odası gerçekten çok sevimli, içaçıcı bir mekan oldu. Çorbada tuzumuz oldu. Güzel bir his.

Yine de yazmayı beceremedim. Çünkü özellikle doğumgünü ve kaybettiğimiz günler zor oluyor. Aslında tüm özel günler, her biri ayrı ayrı zor.

Acı hafifliyor, kayıp azalmıyor. Hele önüme iki buçuk, üç, üç buçuk yaşlarında kız çocukları çıkarsa, yüzümde acı tatlı bir ifade beliriyor. Geçen gün rastladım. Küçük kız tatlı tatlı yürüyordu, aklıma Nehir'in muzip kaçışları geldi, kendinden emin yürüyüşü.

Nehir'im çok isterdim bizimle olmanı. Seni sadece üç buçuk yaşınla hatırlıyor olmak çok zor, yaşıtların ise büyüyor. Ben de hayal etmeye çalışıyorum, ama hayaller yetmiyor ki.

...

Carole'lar geldiler!

İnanması güç çünkü ailecek uçak yolculuğu sevmiyorlarken, buraya kadar gelebilmiş olmaları harika.

İlk iş tavuk göğsü ve kazandibi tattırdık. Şehri biraz kendileri dolaşacaklar, biraz bizimle.

Ne güzel lafmış, "dostlar sağolsun".

Dostlarım!



Wednesday, February 15, 2012

Rüya

Buraya yazmışımdır, şimdi bakmadım. Nehir'i rüyamda görmemiştim uzun süredir. Zaten bir veya iki kez gördüm.

Dün gece ise, hay bilinçaltıma şaşayım, bir rüya gördüm. İçinde Nehir de vardı ama şöyle. Mahmut, Nehir'in bir videosunu duvara asıyor. Tabi neden olmasın? Ama ben neden kızımı doğrudan değil de böyle gerçekçi, yani ancak bir video üzerinden, ama rüyanın içinde gördüm. Bu kadar gerçekçi, kontrollü olmak niye... Aslında ne zamandır çekmiş olduğumuz videoları izlemiyorum. Çünkü bu cümleyi yazarken bile gözlerim doluyor. Bazen çok iyi geliyor ama bazen de çok canım yanıyor. Şimdi hatırımda, Fort Worth'de, dönüşümüze yakın, hastanede şarkı söyleyişini çekmiştim... Bayılmıştım, çok komikti. Ama buraya yazsam da elim gitmiyor videolara.

Duvara asmamız da anlamlı herhalde. İsteyince "play" tuşuna basıp, neşeli halini izlemek. Onca filmler var ya, bir şekilde ölülerle, ruhlarla iletişime geçilen hikayelerin anlatıldığı. Saçma gelirdi, şimdi ise, böyle bir filme denk geldiğimde, "Ah", diyorum, " Ne güzel olurdu"... İnsan hep, görmek, istiyor, buluşma anını hayal ediyor. Küçükken, babamı kaybettikten sonra, bir gün buluşacağımıza inanırdım. Çok uzun süre bu düşünce beni besledi. Şimdi, maalesef, bu düşünce de yok. Sadece gün gelecek hepimiz toprak olacağız ve acılarımız kaybolacak.

O zamana kadar ama hayata tutunacağız. Kitaplar, sohbetler, paylaşımlar, dostluklar beni ayakta tutuyor. Son zamanda işim de. O yüzden daha az yazar oldum. Meşgul ediyorum kendimi günlük koşuşturmalar içinde, anlık işe yarıyorum hisleriyle. Doğru meslekteyim, öğrencilerle olmayı seviyorum. Üstelik yaşlandıkça daha çok sever oldum sanki.

Öğrenci demişken, bana bugün mail atıp, "Bloga yazdım ama buradan da yazayım" diyen Yunus'a çok teşekkürler (sözünü ettiğin kitabı biliyorum), dört gün geçmiş, bakmamışım buraya. Vesile ile içimi de döktüm!!


Sunday, January 1, 2012

Yol Gösterici

Yeni yıla girdik... Sakin.

Nehir'in mezarı bitti. Mezartaşı zaman aldı. Artık mezarlıklarda standart mezar ve mezartaşı boyutları var-imiş. Babamın ve Nehir'in adı birarada nasıl olsun, karar vermek zaman aldı. Düşününce, bununla ilgili düşünmek tuhaf ama Nehir'le ilgili her şey benim için önemli. Adı geçen her şey ona yakışmalı gibi bir takıntı var, her şeyi önemsiyorum. Bir yandan da bu kadar uzun sürmesi, şekillenmesi kabullenmenin de bir parçası oldu.

Öncesinde sadece babamın adı varken, mezarlığa gitmek anlamlı gelmiyordu. Şimdi ona ait bir yer var, gittiğimde kızımın adını görüyorum. Spor yaparken, onun olduğu yere bakıyorum, bakıyormuşum, geçen gün farkettim, 6 ay sonra. İşe gidip gelirken önünden geçiyorum. Bunu da seviyorum.

Bugünlerde aklıma takılan bir konu, spirituel bir yolgösterici eksikliği. Dinadamlarının önemini daha iyi anladım. İnsan zordayken, görmüş geçirmiş, "ermiş", biriyle sohbet etmek istiyor. Bakıyorum hayatlarımızda bu eksik. Dinin şeklinden kaçalım derken bir boşluk oluşmuş... Benim şansım aradığım yanıtları kitaplarda bulmuş olmam ve kendi kendimle sohbet edebiliyor olmam. Bazen de bir kız arkadaşımla.

İlginç olan Nehir'imi kaybettikten sonra bana en iyi gelen kitabın bir hahamın yazmış olması. Hiç aklıma gelmezdi. ama işte bir önyargım daha kırıldı ve ortak bir noktada buluşabileceğim bir dinadamı oldu. Bir farkla. O bize dayanma gücünü Allah'ın verdiğini söylüyor, ben içimizde varolduğunu düşünüyorum. Herkeste bu güç var. Sadece bunu ortaya çıkartabilenler, ya da daha erken çıkartabilenler, veya daha çok desteğe ihtiyaç duyanlar var. Bakıyorum kendime, bazen çok zayıf da olsam, hayata tutunmak esas benim için.

Bugünlerde, yine, şunun da ayırdına vardım iyice. Şu anda sağlığımız yerindeyken, bunun kıymetini bilmeliyiz. Günlük kaygılar içinde kaybolmadan hayatın içinde olduğumuz anların tadına varmalıyız. Bu, "eğlenmek"ten farklı bir durum. Sadece anı yaşadığımızın farkında olmak. Ve şükretmek. Bunu yazacağımı düşünmezdim, Nehir'i kaybettikten sonra. Ama demekki, bir yıldan sonra, idrak ettim.

Anı yaşamak ama sadece kendini düşünmek değil.

Ne bileyim.

Her şey denge.

Çocuklarımıza iyi insan olmayı öğretmeliyiz. Almak kadar vermeyi, vermenin değerini, yardımlaşmayı... Daha başka neye sahip olabilirim yerine bizim gibi şanslı olmayanlara yardım etmeyi...bilmeliyiz ki, şanslıysak bu başardığımız bir şey değil, içine doğduğumuz şartlar nedeniyle. İstisnalar üzerinden yaratılan başarı hikayelerinden uzak durarak.

Aman pek didaktik oldum. Ama işte yeni yıl. Yeni yılda ihtiyacı olanları daha çok hatırlayalım.




Sunday, December 4, 2011

Leyla

Ne zamandır yazmadım, yine.

Sayfayı açıp, "posting" e basmak bile zor geliyor. Mesafe koymak iyi geliyor.

Meşgul tutuyorum kendimi. İstanbul meşgul tutuyor beni.

Bir iki haftadır iyiyim, ama öncesinde sık sık başım ağrıyordu. Bakıyorum, en küçük streste başım ağrımaya başlıyor. Önceleri anlamadım, sonra anlayınca, ilaç almak yerine rahatlamaya, temiz hava almaya çalışır oldum. Bugünlerde iyiyim, sanki hava, rüzgarlanınca, daha temiz buralarda, o da işe yarıyor.

Biraz hafiflettiğim sporu yine eski tempoya çıkarmak da iyi geldi.

Ne kadar zor, İstanbul'da dengeyi bulmak. Sabahları, işe erken gitmek mi yoksa önce spor mu yapmak ikilemi yaşıyorum sürekli. Bir süre işi tercih ettim ama baktım olmuyor. Çünkü bedenimin sağlığı, zihnime ve ruhuma iyi geliyor. Ormana da gider oldum, yine. Havalar hala çok iyi, yağmursuz. Koşarken, nefes alışım hızlanmışken, oksijen soluyor olmak iyi geliyor.

Dün iki TED konuşması izledim, dinledim. Biri, "do not regret regret" başlıklı idi. Batıda nasıl pişmanlık duymamak üzere proglamdığımızı, oysa pişman olmanın da doğal olduğu, belki de gerekli olduğu ile ilgiliydi. Diğeri ise Alain de Botton un eski bir konuşması. O da iyiydi... Başarısızlık üzerine. Şurası çok hoşuma gitti, dile merakımdan herhalde. Nasıl, eskiden başarısızlara, "unfortunate" (şanssız) derken, şimdilerde, "loser" (kaybeden) dediğimizi söyledi. İş hayatındaki başarıyı, kendi yaptığımız bir şey olarak algılarken, aynı anda başarısızlığa da sahip çıktığımız, kişiselleştirdiğimizi anlattı... İyi anlatamadım, bkz konuşma veya kitap!

Bugün yazmak istemem, Leyla ile ilgili. Kızıma bir not düşmeyi istiyorum. Leyla ile ilgili, bu yıl, geçtiğimiz ay, veli görüşmesinden beri şunu hissediyorum. Büyümüş ve kendi yolunu çizebilecek hale gelmiş gibi geliyor bana. Bu beni çok rahatlattı. Bana bir şey olursa, ne yapar diye bir endişem kalmadı. Her şeyi yapacak. Umuyorum. Talihi de açık olsun. Hayatta sevdiği bir amacı olsun yeter...Bunu bulmanı dilerim kızım senin için!

Birlikte sinemaya gittik. "Hugo". İkimiz de çok sevdik. Martin Scorsese çocuklara sinemayı anlatmış, bir sahnede görününce kendisi de, "Aaa, bak bu adam işte yönetmen" dedim. Her şeyiyle tam da Leyla'nın yaşına uygundu. Sonunda baktm, Johny Depp yapımcı, hiç şaşırmadım.

Çıkışta, yemek yerken, laf lafi açtı, beni üç kelime ile tanımla dedi. "Olgun, meraklı, enerjik" dedim. O ise beni şöyle tanımladı..."Stresli, güçlü, anlayışlı"... Evet. Ne diyeyim, haklı. Stresliyim. "Hayat yorgunu", ama bu lafıyla bile bana bir kahkaha attırdı.

Leyla'cım büyümeni izlemeyi çok istiyorum.

Saturday, October 29, 2011

OİP

Bir ay önce bir mail geldi... "Yayınevimizden bir kitap çıktı, sizin adınıza imzalı, göndermek isteriz" diye. Çocuk kitabı. Anlamadım. Yayınevinin sitesine baktım, adı söylenen kitabı göremedim...Derken unuttum.

Geçen hafta bir mail daha geldi. "Aaa" dedim, bir daha baktım, anlamadım, yine. En iyisi iş adresimi vereyim dedim.

Derken okuldaki kutuma paket geldi. Kitabı açtım.

"Bir Kar Masalı" adlı kitabın, çizeri, çok sevgili OİP

"Hatırası Hep Kalbimde Olan Nehir'e" diyerek, kitabını Nehir'e adamıştı ve hem yazarı Esra Özümüztoprak, hem de OİP imzalamıştı...

Bulutun üzerinde el sallayan bir yarabandı çizimi ile.

Diyecek ne var ki, gönülden bir teşekkürden başka. OİP Nehir'e yardım amaçlı üzerinde bu çizimli t-shirtler yapmıştı ve bize Nehir'e gösterelim diye bir de fotoğraf göndermişti.

http://olmadikislerpesinde.blogspot.com/2010/07/bugunun-gulumsemesi-nehir-icin-gelsin.html

Sevgili OİP, elinize, yüreğinize sağlık!

Not: Leyla okulda 29 Ekim törenindeydi bugün, ben de Nehir'ime havai fişek atayım!!!

Monday, October 3, 2011

Koşumuz...

Yazamadım. Hep bir sakin an bekledim ki yazmamın da tadına varayım. Şimdi.

Nehir'imin "eğlenceli" koşusu tam da arzu ettiğimiz gibi sıcacık, güleryüzlü, gönüllü, çoluk çocuklu geçti. Şimdi yazarken de gözyaşlarımı tutmam gerekiyor. O gün, güzel tuttum. Çünkü çok iş ve koşturma vardı.

Yaklaşık, 150 kişi kadardık. Aslında bilemiyorum tam.

Harika bir başlangıç yaptık!!! Fotoğrafları biraraya getirip yükleme işini beceremedim.

Bu yavaşlığın nedenini açıklayayım. Hem çalışıp, hem bunu yapmak düşündüğümden zor. Okuldaki tempo bu ara o kadar hızlı ki, sakin bir zaman dilimi yaşadığım an uyuya kalıyorum. Biliyorum, bu hareketin başarıya kavuşması için disiplinli çalışmaya devam etmeliyiz. Ben bu ara esas olarak vakıflaşma yolunda çalışıyorum. Bir "aksiyon" planı var yani.

Ama fotoğraf ve yazı işini ihmal etmemeliyim.

Koşu günü beni en çok sevindiren, öğrencilerimden, eski ve yeni, gönüllülerin gelmesi oldu. Öncesinde de yine öğrencilerden, "Nasıl destek olalım, duyuruyu arttıralım" gibi destekler geldi. Gençlerin katılımını çok önemsiyorum. Ve tabi Leyla, Mehmet, Demir ve Yasemin'in kayıt masasındaki etkin çalışmalarını görmeliydiniz. Zaten Leyla, bir gece önce, tüm katılım formlarını halıya serip, alfabetik sıraya koyduğu anda dahil olmuştu organizasyona. O ana kadar, "Sadece koşacağım" derken, bir anda iş yapmayı sevdi. Ben özellikle Leyla'nın ve arkadaşlarının bu işlerde faal olabilmesini de çok önemsiyorum. Böyle böyle bize göre belki de daha fazla gönüllü harekete "alışkın" büyüyüp, daha faal olacaklar diye umuyorum gelecekte.

Tabi, ben kayıt masasını Leyla, Mehmet, Demir, Yasemin'e ve sevgili Ayda, Murat ve Hande'ye emanet edince, arka planda kalan organizasyon işleri ile ilgilendim. Bu bizim için çok iyi bir öğrenme oldu! Bir gece önce, baba müzik işine el attı, ve bu güne uygun olabileceğini düşündüğümüz müzikleri biraraya getirdik. Bir anda, Mary Poppins'ten bir şarkı çalmanın ne kadar güzel olcağını düşündü baba, derken, hem Nehir'in seveceği, hem birlikte dinlediğimiz hem de yeni, eski şarkılardan bir "playlist" yaptık. Bunu yazıyorum çünkü, sevgili Yasmin, 14 yaşında, "Şarkılar çok güzeldi" deyince ayrılırken, "Tamam, iyi bir işi yapmışız" dedik.

Sevgili İrem Hanım, tüm cupcakeleri yaparak destek oldu bize! Ve gelen diğer her "teyze" elinde yiyeceği ile geldi. KACUV içecek sponsorluğunu sağladı. Sevgili Duygu, "Bizim çocuklar gelir" dedi, ve minik çocuklarla oyun oynayan iki ağabey geldi. Zaten görebildiğim kadarıyla, Duygu ve annesi yiyecek masası arkasında oldukça etkindiler. Sevgili Tevhide ve Burcu koşu parkurunda gönüllü yer alan grup içinde, kimin nasıl, nerede duracağını belirlediler. Tevhide, mühendis geçmişiyle, benden bir adım önde, parkur haritasını, birkaç adet hem de, basıp getirmişti!!

Her şey, gönüllülük anlayışıyla yapıldı. Plaj bayraklarını yapan Yıldırım Bey bile, sadece alışveriş sırasında gördüm, "Bizim de katkımız bu olsun" deyiverdi. İ.T.Ü, zaten, "Her türlü desteği veririz" demişti...

Aksaklık olmadan atlattık! İlk olduğu için, beni endişelendiren öngöremediğim bir "acaiplik" yaşanmadı. En önemlisi, herkesin keyif almasıydı. Ve bir sonraki yıl için önemli fikir, adındaki "koşu" lafını kaldırmak. Bu nedense herkesçe fazlasıyla ciddiye alındı bence. Bir grup katılımcıyı bu sözcük ürküttü!! Bunu değiştireceğiz. "Kebaplı koşu" ... Şaka!

Ben de kendime önemli bir ders çıkarttım. Bir sonraki yıl kayıt masasında duracağım. Çünkü herkese merhaba diyemedim, ortalıkta dolanıyor olunca. Zaten, bir anda, tabi sonrasında hatırladım, Christine ile tanıştığımızda kayıt masasındaydı! Mantıklı! Tam ayrılırken, örneğin, bir kadınla yüzyüze geldim, bana güzel ve dikkatli baktı, ben nereden tanıyorum diye düşündüm... Sonra, ayrıldıktan sonra ama, bir blog takipçisi olup, Nehir'e veda ettiğimiz gün bizimle olduğunu hatırladım!! Lütfen, bir sonraki etkinlikte daha çok tanışma ve konuşma fırsatımız olsun!!

Tüm bu "duman"lı kafamı heyecanıma verin. Biz bütün akışı, o gün "prova" etmiş olduk. Öncesinde , ne olabilir ki desek de, bu kadar basit bir organizasyon bile bir organizasyon!! Bir sonraki etkinliğimiz daha iyi olacak. Daha iyi olacak derken, en önemli eleştirmenim olabilecek, sevgili Bilge, tam puan verince, huzura erdim. Annesi Alman (!) ve böyle etkinlikler içinde yer alan, düzenleyen biri olarak "Çok iyiydi" demesi benim için çok önemliydi. Yine de bir sonraki etkinlikte, artık daha fazla katılımcıyı hedefleyerek, bir organizasyon yapacağız. Ben bu ilk olanı, bir sınırda tutmak, ve yüzümüze gözümüze bulaştırmadan gerçekleştirmek istiyordum. Özellikle öncesinde az zamanımız olduğu için.

Yaptık. O gün Nehir'le bir gün geçirdim. Nehir'in gülümseyen ve izleyen fotoğrafı bizimleydi. Son anda, babası koyuverdi, "Masaya koyalım "diye.

Bizimle olan herkese buradan da teşekkür ediyorum. En değerlisi, Ayşegül ve Mustafa'nın gelmiş olmasıydı. Sevgili Güneş'i kaybedeli çok da geçmeden, bizimleydiler. Biz de onlarla. Güneş'in ikizi Işık ile tanışma fırsatımız, ve birlikte neler yaparız diye konuşma fırsatımız oldu. Koşunun sonunda yine pembe balonları bırakırken gökyüzüne, ağabeylerden biri, bir kalp bağlayıverdi, bir balonun ucuna, ve hep birlikte Nehir'e, Güneş'e, Ali'ye selam gönderdik.

Ve dün.

Dün, fakültede koridordayken, ilkokul bir veya ikinci sınıf, üzerlerinde üniforma iki küçük kız beni gördü ve "Nehir'in annesisiniz değil mi?" diye sordular. Ben de "Evet" dedim... "Nehir vardı, Ali vardı, diğer çocuğun adı neydi?" diye sordular. "Güneş" dedim. Biri, "Aa ben Güneş ablayı tanıyorum" dedi, diğeri, "Hayır, o değil, bu Güneş, bebek" dedi... Ben de açıkladım, "Evet, Güneş 4 yaşındaydı, biliyor musunuz o gün kardeşi oradaydı, Işık."...İşte bunları merak eden, Sevgili Fakülte sekreterimiz Nurcan'ın kızıydı ve koşuya gelmiş, bunu arkaşıyla paylaşmış ve birlikte merak etmişlerdi. Sanıyorum doğru yoldayız!!!!

Hepinizi çok seviyorum, gönülden verdiğiniz destek, paylaşım, ve duyarlılığınız için.

Wednesday, September 7, 2011

Pembe Balonların Ardından Bir Yıl

Bugün Nehir'i pembe balonlarla uğurlayali, bir yil oldu.
Bizim için önemli bir dönemeç. Kabullenmemiz adına.
Kabullenmek.

Yine bir tesadüfle, 4 Eylül sabahı, beni çok etkileyen bir kitabı bitirdim.

"When Bad Things Happen to Good People".

1980lerde yazılmış. Oğlu iki yaşında, erken yaşlılık sendromu ile teşhis edilmiş, 13-14 yaşında öleceği söylenmiş, sonraki yılları, doğumgünlerinde acı çeken ve 14 yaşındaki oğlunu kaybeden bir haham yazmış.

Bir din adamı.

Sormuş, sorgulamış.

İyi insanların başına bu trajediler neden gelir?
Kader midir? Şansızlık mıdır?
Her şeyi yazgı ile açıklayabilir miyiz? Rassallık nasıl giriyor denkleme?
Din bize nasıl yardım eder? Sınırları nedir?
Böyle trajedilerden sonra insanlar ne yaparlar?

Gibi sorular sorular sorular.

Benim için çok ilginç bir buluşma oldu. Kendi kendime vardığım sonuçları bir din adamından dinlemek, okumak. Bana çok da huzur verdi. En önemlisi.

Bitirken de demiş ki, evet olgunlaştım, çok daha iyi bir haham oldum, ama oğlumu geri almak için bir saniyede hepsini verirdim. Sıradan, sığ bir adam olurdum.

Evet evet evet. Hiçbir bilgelik düzeyi bu deneyimi anlamlı kılmaz.

Ve işte bugün webistemiz işlerlik kazandi. İster Koş İster Yürü...Ayrintili bilgi

www.coyag.org

Hem de yeni bir blog olusturdum, COYAGa bagli olacak. Burasi hala bizbize kalsin istedim!

Gönüllü bize o etkinlikte yardim etmek isteyecekler, bana yazabilirler.

Umutla, umutla, umutla!!!

Nehir'im seni seviyorum.

Sunday, September 4, 2011

Nehir'im, tatlım

Sensiz bir yılı geçirdik.

Dile kolay, yüreğe zor.

Ablan diyor ki, "Ama Nehir için en zoru, o tüm ailesini kaybetti"... Seni konuşuyoruz, kaybının ne kadar haksızlık, ne kadar zor olduğunu. Böyle şeylerin az rastlanan bir şanssızlık olduğunu, tekrarlayıp duruyoruz. "Olmadı", diyoruz.

Kabulleniyoruz.

Ben kabullendim. Aklım kabul etti, yüreğim zaten baştan beri reddetti. Bir hayal gibi hayatımıza girdin, çıktın sanki. Bir nefeste. Bizi teselli etmeye çalışıyorlar, hala ara ara...Tesellisi yok oysa.

Biz seni düşündük bugün.

Annen, baban, ablan, kuzenlerin, halan, enişten, dayın, yengen, anneannen, dedelerin, babaannen, hep birlikte helva pişirdik. Meğer birlikte helva pişirmek ne güzelmiş. Birlikte pişirmek. Senin seveceğin gibi dondurmalı, senin seveceğin gibi çileklerle (blueberry bulamadım tatlım). Senin seveceğin pembe şekerler yedik.

Biz seni düşündük bugün tatlım.

Güzel gözlerini, güzel gülümseyişini. Muzurluklarını, alıp başını gidivermelerini, kendine dolaptan elbise seçişini, güzel elbiseler giydiğinde kendinle mutlu bakışlarını...

Ve seni sarmalayan sevgiyi. Bizi yalnız bırakmayan. Bugün de, o acı dolu günde de, sonrasında da.

Minik kızım huzur içinde kal. Seni seviyoruz ve çok özlüyoruz.


Sunday, August 7, 2011

Haberler

Özlem'cim, yazmıyorsun demiş.


Aslında blogun sonuna geleceğiz, çünkü İstanbul'a döndükten sonra yazabileceklerim, herkesin bildiği şeyler.



Nehir'im bizimle. Bazen silikleşiyor. Belki de diyorum, hafızamın unutmasına izin vermeliyim. Yani doğa bize böyle bir savunma mekanizması vermiş, başaçıkmak için...unutmak.



Ama işte bir şey gelip yakalıyor.



Sevgili arkadaşım Gonca uğradı, iş çıkışı...Bir zamanlarki hayatımızda olduğu gibi. Leyla'ya bir şey getirdim, dedi. Bir baktım, hani o ütüyle yapıştırılan minik boncuklardan. Bir anda gözlerim açıldı, bilemedim ne düşüneceğimi. O kadar çok yaptık ki. En çok da Fort Worth'de. Sonra New York'ta. Hala sakladığım bir çiçek ve kalp var. Şu anda yapamayacağım bir şey, el işi.



Neyi, nasıl beni yakalayacağı belli olmuyor. Bir anda, tüm günü "normal" geçirmişken, dağılıveriyorum. Carole yazmış, hep güçlü olmak zorunda değilsin, bırak kendini diye.



Evet.



Sanki dünyanın en olağan işiymiş gibi, Zincirlikuyu Mezarlığına gittim. Nehir'in mezarını yaptırmak için oradaki bir usta ile anlaşmak lazım. Beğendiğim bir taş ve mezar var, onu yapanı öğreneyim dedim. Genç bir çocuk, hakla ilişkiler diye bir ofiste oturuyordu. Girdim. Sordum. Telefonunuzu alayım, öğrenebilirsem sizi arayım, dedi. Ben de, sanki eve kapı yaptırıyormuşum gibi, evet, kızımın mezarında adı yok, beni bu üzüyor dedim...Der demez de kendimi dışarı attım, gözyaşlarımla birlikte.



Acaip işler bunlar. Bu da bir iş. Ama hiç yapılmaması gerken. Nehir büyümeli, annesi ve babası için bir mezar yeri bulmalıydı.



...



...



İşte bu saçma anlar dışında, sanki biraz daha alıştık.



Kavgalar azalmadı. Her gün, rutin, eve gelince, park kavgası. Derken tepemizden geçen helikopterler. Birileri araç olarak helikopter kullanıyor. Bir gün aşağıdan havai fişek fırlatmak gibi deli fikirler var aklımda. Bazen, "O kadın mı, kızını kaybetti, biraz delidir" desinler ve ben de delilikler yapayım diyorum.



Delidir ne yapsa yeridir. En güzel özgürlük!



Oysa biz hep medeni, biz hep anlayışlı, biz hep düşünceli, biz hep saygılı.



Ahhhhhhh.



Deli deli kulakları küpeli, deli deli kulakları küpeli...olmak istiyorum.



...



...



Şimdilerde evde espresso yapma maceralarına giriştim. Yaklaşık 5 yıldır bir dolapta duran makinenin aslında iyi bir makine olduğunu anlamam için, Ithaca'ya gidip kahve içmem gerekliymiş. Biliyorum, komik ama geç değil.



Ve Nehir ile "raw" yemek için almış olduğum en önemli yatırımım mikseri de kullanmaya başladım. Ayran yaparak!! Ha ha bu kolaydı. Sırada "smoothie" ve sebze suları.



Koşuya devam.



Ve Nehir için koşu hazırlıklarına devam.



Esas duyuruyu, websitesi olunca yapacağım ama not edenler etsin. 25 Eylül, pazar günü, İTÜ Ayazağa Kampüsünde, "fun-run". İster yürü, ister koş! Nehir'in anısına KAÇUV yararına! Heyecanlıyım. Umarım, güzel bir gün olacak.



Öncesinde biraz Bodrum. En son, 2008 yazında yüzmüştüm. Uzun bir araba yolculuğu yapmak istiyorum. Sabah, iyice erken bir saatte yüzmek. Kimse yokken, deniz dalgasızken.



Haydi, herkese güzel bir Ağustos diliyorum!


NOT: Koşuyu KAÇUV ile birlikte yapıyoruz. Makbuz karşılığı alacağınız koşu, veya o güne katılım ücretleri, KAÇUV'a bağış olarak toplanmış olacak. Büyük katılım, çocuk katılım, aile katılım ücretleri/biletleri olacak. Karşılığında bir tişörtünüz, bir katılım rozetiniz olacak. Ve özellikle de koşanları düşünerek basit bir yiyecek (poğaça ve minik kek olarak düşündüm) ve su ikramımız olacak. KAÇUV'dan Sevan Hanım bize çok yardımcı oluyor. Meyve suyumuz da olacak sanırım. Hatta kahvemiz de olabilir. Minikler için de kısa bir koşu olacak ve umuyorum bir, iki masada etkinlik olacak. Yani benim aklımdaki ailecek bir-iki saatinizi, bir pazar günü açık havada, "hareket" ederek geçirmeniz, Nehir'i hatırlamamız, çocukluk dönemi kanseri hakkında farkındalık yaratmak, arttırmak ve bunu yaparken Nehir'in arkadaşlarına, boyutu önemli değil, bir katkımız olması. Günün sonunda hepimiz, "Bugün ben kanserli bir küçük çocuk için orada bulundum, yürüdüm" diyeceğiz. Bunu özellikle de başka çocukların da diyecek olması bence çok anlamlı. Bence gönüllü faaliyetlerinin gelişmesi bu yolla olacak. Yani çocuk yaştaki katılımlarla. Bizler de kafamızı çevirmek yerine dönüp bakmış olacağız. Ve Sevcan Hanim'ın dediği gibi, ben de yüzde yüz katılıyorum, "ajitasyon" yaratmadan, neşe ile.


Bu kabaca, projemiz.

Friday, July 15, 2011

Haydi Koşuya

Ah evet, ne zamandır aklımda, da nasıl toparlarım diyordum.

Aslında bu tür, yani "walk-to-run" programları internette bulabilirsiniz. Bu bizim yapmış olduğumuz.

Toplamı 12 hafta

Genel: salı, perşembe ve haftasonu bir gün. Yani haftada üç kez. Salı günleri "aralıksız", perşembe günleri "aralıklı", haftasonları ise süreye bağlı, kendinize kalmış.

Program:

1. Hafta Salı: Sadece Yürü Perşembe: 1K/9Y x 3 Pazar: Y/K 30 dakika

Yani, salı günü 30 dakika yürüyüş, perşembe günü, 1 dakika KOŞ, 9 dakika YÜRÜ, ve bunu 3 kez yap, toplam hep 30 dakika olacak. Haftasonu nasıl istenilirse, yürü/koş, 30 dakika, sonra süre artıyor.

Aşağıdaki şekilde artarak gidecek

2. Hafta Salı:3K/27Y Perşembe: 2K/8Y x3 Pazar:Y/K 30
3.Hafta Salı:6K/24Y Perşembe: 3K/7Y x3 Pazar:Y/K 30
4.Hafta Salı:9K/21Y Perşembe:4K/6Y x3 Pazar: Y/K30
5.Hafta Salı: 12 Perşembe:5K/5Y x3 Pazar:Y/K30
6.Hafta Salı:15 Perşembe:2.5 km Pazar:Y/K35
7.Hafta Salı:18 Perşembe:6K/4Y x3 Pazar:Y/K35
8.Hafta Salı:21 Perşembe:7K/3Y x3 Pazar:Y/K40
9.Hafta Salı:24 Perşembe:8K/2Y x3 Pazar:Y/K40
10.Hafta Salı:27 Perşembe:9K/1Y x3 Pazar:Y/K45
11.Hafta Salı:30 Perşembe:5km Pazar:Y/K45
12.Hafta Salı:30 Perşembe:30 dakika Pazar:Y/K45

Dikkat edilecek noktalar(bana söylenenler):

1. Başkalarıyla yarışmayın.
2. İyi bir koşu ayakkabısı edinin. Eski olmasın. Ve koşu için olsun.
3. Isınma hareketleri yapın, 10 dakika. Bunları youtube dan bulabilirsiniz.
4. Öncesinde mideniz çok dolu olmamalı, veya susuz...Bu konuda bedeninizi dinleyin. Örneğin, "sancı" giriyorsa, bunlarla ilişkili olabilir.
5. Genel kural: Bedeninizi dinleyin, durmanız gerekiyorsa, durun. Programı yavaşlatın.
6. Nefes alın, ağızdan, burundan karışık, kural yok. ama alın!
7. Omuzlar rahat olmalı, ve dik bir duruş, karın %50 içeri çekik, göğüs kafesi açık.
8. Ayakların basışı, doğru olmalı. Bu konuda da youtube dan yararlanabilirsiniz.
9. Eğer zorlanırsanız, yavaş koşun ama sürelere sadık kalın.
10. İdeal adım sayısı, dakikada 180. Ben henüz tutturamadım, ama başladığımda 160 gibiydi, amaç biraz biraz arttırmaya çalışmak.

Benim deneyimim:

Başlangıcı zor, 1 dakikadan üçe geçiş, sonrasında, 6 ve 9...Ama bir bakıyorsunuz 20 dakikaya gelince, bayağı bayağı koşuyorsunuz.

Unutmayın koşu aslında dizleri zorlayan bir spor. Ben de ara ara zorlandım. Zorlanınca, bırakıp, spor salonuna gidip, "elliptical" gibi kardiyo aleti yaptım, dizlere yüklenmeden. Yani, lütfen, "eğlenceli" ve "yararlı" olduğu sürece yapın, ızdırap olmamalı, veya sakatlığa yol açmamalı.

Eylülde, Nehir'i anısına düzenleyeceğimiz koşuya (fun-run) şimdiden bekliyoruz!!! Madem!!!!

Bununla ilgili çalışmaya yeni başlıyoruz, ilerledikçe, ilerleyince daha detaylı bilgi veririm, ama heyecanlıyım!

NOT: Bugün Elif Hanım mail atınca yazayım dedim. Koşuyu İTÜ Ayazağa Kampüsünde ve KACUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı) yararına yapacağız. İTÜden tarih almayı bekliyorum, resmi izni. Haftaya da parkur işine bakacağım. Bir yandan da yapılacaklar listesine göre çalışma programı. Herkes koşmayacak!! Meraklanmayın! Amaç, biraraya gelmek, Nehir'i yine onun seveceği şekilde anmak ve Nehir'in arkadaşlarına yardım etmek.

Gönüllülere ihitiyacımız olacak, ve bu "event"i duyurmaya. Ama önce biraz çalışma yapmalıyım! Bilgilendirmeye devam edeceğim.

Saturday, July 9, 2011

Anılar İçinde Varolmak

İki haftayı biraz geçti...

İnişler çıkışlar devam.

Evde rutine giremeyen tek kişi benim. Leyla'yı hemen yaz okuluna göndermeye başladık. Hem spor yapsın, hem de evde tek başına, komşu çocuk da yok burada, kalmasın diye. Babişko, servisle de gidip geldiği için, belli saatlerde gidip geliyor.

Ben ise çabalıyorum. Metro ile mi gitsem, arada taksi, acaba araba, aklımda eski Vespa'm. Evin işlerini nasıl düzene koysam. Sporumu nasıl düzene koysam. Yani gündelik hayatımı bir düzene sokma çabasındayım. Yeni rutin yaratma çabası. Kadının "juggle" etme halleri. Bazı günler daha verimli, bazıları değil. Ara ara gece uykum kaçmış bir halde uyanıyorum.

Etrafım anılarla çevrili. İşte bu zor. Şaka bir yana hep aynı yerde yaşamışım. Bu büyük bir lüks, ama bir yandan da sokağa her adım attığımda, sanki 30 yılın içinden geçiyorum. Genç kızlığım, genç kadınlığım, sadece Leyla ile olan hayatım, Nehir, Nehir sağlıklıyken, Nehir hasta iken...

Sanıyorum, 2008 kasımdan bu tarihe olanlar beni o kadar şaşırttı ki, o ara o kadar başka türlü yaşadım ki, şimdi başka bir gezegen veya yüzyıldan geri ışınlanmış gibiyim.

Varolmanın dayanılmaz ağırlığı, hiç çıkmıyor aklımdan. Tam da böyle. Üzerimde büyük bir ağırlık. Ve "Nasılsın" soruları. "Nasılsın, iyi misin?" sorusuna dayanamıyorun. Çünkü, "Hayır, iyi değilim" demek istiyorum. "Çok şükür" demek içimden gelmiyor. Beni en çok zorlayan, işte bu gündelik hayattaki bu sıradan, laf olsun diye sorulan, yanıtı da hep belli olan soru. Belli değilmiş meğer.

Bir geçiş dönemi bekliyordum. Çok ağır bir depresyona girmeden, hafif hafif, alışmayı umuyorum. Bu hafta yataktan dahi kalkamayacak hissettiğimde, kendimi kaldırıp, spora gitmeyi başardım. Çıktığımda düzelmiştim. Geçen pazar sabah 5.30'ta uyanıp, Belgrad'a gidip, koşunca, kendimi iyi hissettim. Bütün iş spor yapmakta benim için. Ne olursa olsun, sürünsem de yapmalıyım. Başka türlü kendimi ayakta tutmakta çok zorlanıyorum.

Şu rutini bir oluşturabilsem.

Bazı yerlere gitmek istemiyorum. Nehir'le gittiğim. Hasibe Hanım örneğin. Kapısından adım attığımda, ağlamaya başlayacağımı o kadar iyi biliyorum ki, "Nasılsınız" sorusuyla...Gitmedim. Ne yapacağım, nasıl alacağım sebze meyveyi, organik, derken, Kanyon'da cumaları organik stand açılır olmuş. Beni kurtardılar. Üstelik çok da tatlı kadınlar. Bana çiğ bamya yedirdiler, derken acur. Ben sertifikaları, ürünlerin yörelerini sordum. O sırada, esas ilgili genç adam geldi. Yüzü tanıdık geldi, ama çıkartmam, hele bu aradan sonra, çok zor. O beni tanıdı. Feriköy'deki pazardan. "Saçlarınız uzundu", dedi. Ben de hatırladım. Nehir'e bol bol kırmızı üzüm aldığım tezgah. Genç adamların olduğu, güzel de muzları olurdu. Taa, 2008 ve öncesi. "Çocuklarla gelirdim, evet" dedim. Böyle olunca Kanyon'daki tezgah benim için yakınlaştı. Keçi sütünden peynirler, terayağ, yan masada organik sabun, şampuan...Fiyatları henüz karşılaştıramadım. Ama çok önemli değil, bu kadar anı içinde "yeni"liklere ihtiyacım var.

Arada "eski"ler hoşuma gidiyor. Levent'te hep alışveriş ettiğim kırtasiye vardır. Genç bir adam, dükkanda büyüdü, hala da adını öğrenmedim, buranın hala tutunuyor olmasını çok seviyorum. Zaten çarşıda değişmeyen, düşüneyim, Venüs, Merkez, belki de bu üçüncü yer. Oraya girdim, fotokopi için. Sağıma baktım, "moleskin" ajandalar! 2008'te ilk kez almıştım... İki tane var, içleri dolu. Saklıyorum. Gündelik, okulla ilgili yapacaklar derken Nehir'in hastane notlarını alır olmuştum. Bloga başlamadan önce. Sonra, TR'ye dönerken yenisini almıştım, o çok dolu değil...Gelmeden önce arayıp durdum, 18 aylık olanını, bulamamıştım. Meğer çıkmamış. Levent'te, küçük kırtasiye dükkanında buldum. Çok satmadıkları için sipariş vermemişler, ben isteyince, aradı, buldu, ertesi gün geldi. İşte, böyle basit anlarda, bu "tanıdık"lık hissini, "küçük" dükkanları, "mahalle"de olmayı çok seviyorum.

Dün ara ara yokladığım sitelere baktım. Kanserle mücadele eden. Güneş, iyi değildi, uzun süredir. Bekleniyordu. Ama bekleniyor olması kolaylaştırmıyor. Ayşegül ve Mustafa Güneş'lerini kaybetmişler. Yoğun bakımda, makinede iken dört yaşında olmuştu. Çok mücadele ettiler. Güneş huzur buldu artık. Allah Işık'a, Güneş'in ikizi, uzun ömür versin.

İşte, hayat karmaşası.

Sunday, June 26, 2011

İstanbul: Yeniden.

Uçtu uçtu, kuş uçtu... Derken geliverdik. Çarşamba günü vardık.

Öncesi: Ayıklama, toplama, sığma, sığdırma...ve vedalaşma. Önce Ithaca'ya veda ettik. Biraz zor oldu. Temiz havalı, sakin, yeşil Ithaca aklımızda, gönlümüze de tahtını kurdu. Edindiğimiz arkadaşlıkları saklıyoruz. Beslemeye devam edeceğiz. Ithaca'ya güzellemeyi yazacağım, sonra.

Araba kiraladık ve NY'a geldik. Uçağımız gece olduğu için zamanımız vardı. Önce Leyla için denklik belgesi aldık, konsolosluktan. "Dönüşte alıması güç olacak", dedi, eğitim ateşesi. Ben, önce anlamadım, "Sanmıyorum, eski okulunu çok seviyor", deyiverdim. Meğer, aradaki eğitim farkını söylüyormuş... "Ah", dedim, "Evet, bütün iş çocukların eğlenmesi burada". Ateşe, gülümsedikten sonra, "Ama biz de çok zorluyoruz", dedi. Düşündüm, doğru. Arada bir yerde denge kurmak lazım. Biraz akademik zorlama, bence iyi, ama nerede duracağız. Öğrenirken eğlenmek de önemli, ama orada da durmak gerekiyor...

İşimiz çabuk bitince, RMH'ye uğrayalım dedik. Yakına RMHnin önüne parkettik. Leyla heyeceanlandı, "RMH!!!". Tam arabadan indik, Maria'yı gördüm. Kızı Leyla ile yaşıt, ahbap olduğum, ve çok sevdiğim iki anneden biri. Biliyordum, o tarihte NY'ta tarama için olacaklarını ama haber vermemiştim, uğrayabileceğimizden emin olmadığım için. Sarıldık. Yanlarında geçen yaz, Leyla'nın çok sevdiği yaz kampı ablası. Leyla'yı görünce o da sevgiyle sarıldı, "Hadi gel içeri, Ben -başka bir abi- içeride ona mutlaka merhaba de" deyiverdi. İçeri girdik. Kapıdaki görevli ile selamlaştık bu kez...Çalışanlara merhaba dedik. Artık eve döndüğümüzü, ve güle güle demek için uğradığımızı anlattık...Leyla oyun odasına gidiverdi. Yenilenmiş. 5 dakika içinde kartondan bir araba yapmıştı bile. Biz aşağıya indiğimizde, geçen yıldan bildiğim birkaç çocuğu gördüm. Hala tedavide olan. başka çocuklar gördüm... Yüzleri, kemodan, beyazlamış, soluk... İçimden, hasta görünüyorlar, dedim. Oysa bir yıl önce Nehir de böyle iken, belki de, ne kadar da normaldi herkes bizim için. Şimdi, "dışarıdan", farklılaşmıştı her şey. Bir kız çocuğu gördüm. Saçı dökülmüştü. Hala tam çıkartamadım, geçen yıl, saçı vardı ama eminim. Aklıma takıldı, acaba nüks ettiği için mi öyleydi. Karmaşıklaştım orada.

Sonra dışarı çıktık. Babişko, "Haydi, Üsküdar'da birşeyler yiyelim," dedi. Leyla heyecanlandı, "Mantııı" diye. Gittik. Hüseyin Bey yoktu. Ortağı vardı. Sipariş verirken, "Sizin bir de küçük çocuğunuz vardı değil mi", deyince, ben koyverdim tabi. Adamcağız da ne yapacağını bilemedi, "Hayat devam ediyor" gibilerinden birşeyler dedi, içeri gitti. Derken Hüseyin Bey geldi. Onun la da biraz sohbet ettik. Böylece Üsküdar'a da veda ettik. Çamlıca gazozu, mantısı, nefis etli yaprak dolması, ve her zaman çok ilgili, saygılı, beyefendi Hüseyin Bey'i görerek.

Çıktığımızda bir saatimiz vardı. Bu kez, "Haydi, Central Park'a yürüyelim", dedim ben. "Uçağa binmeden biraz yürümüş oluruz". Arabayı zaten RMH'den sonra otoparka bırakmıştık. Babişko ve Leyla'da tekerlekli çantalar, benimse sırtımda sırtçantam. Yürümeye başladık. Bir anda farkına vardım. Sırıtmdaki çanta, yürüdükçe ağırlaşınca. Nehir'e veda ediyorduk, tipik bir hastane gününü yeniden yaşayarak!

Parka gidip, bir banka oturduk. Derken, babişko, kafasini eğiverdi. "Ne oldu?" diye sordum. "Kafamdan bir böcek uçtu sanki" dedi. Bir saniye sonra, baktık, bir kelebek. Geldi kondu babanın omzuna. Ve gitmedi. Oturduğumuz bir saat boyunca, babanın omzuna geldi, uçtu, tekrar geldi, benim bacağıma kondu, bankın arkasına...bizimle kaldı. Artık gitme zamanı geldiğinde o kelebeği orada bırakmak istemedik. Ayrılmak çok zor geldi. Zaten tüm bu vedadan zorlanan ben oracıkta da ağladım, ağladım, ağladım. Nehir'imin bir parçası hep orada, biliyorum. En sonunda kaltık. Baktık kelebek bir genç kızın kitabına kondu bu kez. Baba dediki, "Herkese konuyor bu". Ben de, "Kendine arkadaş buluyor" dedim. Çok duygu yüklü bir veda oldu, olması gerektiği gibi. Sürrealdi, yaşadığımız her şey gibi.

Gelince Carole'a yazdım. Dediki, "Nehir'i bize bıraktığını düşün, bu seni rahatlatır" dedi. Gerçekten de, böyle düşünmek. Üstelik, annesi Upper East Side'da yaşadığı için, sık sık onu ziyarete gittiklerini, artık Üsküdar'ı, RMH'yi daha iyi tanıdıklarını bilmek, beni rahatlattı.

İşte böylece uçağa gittik. Leyla, havaalanında, "O kelebek gerçekten Nehir miydi?" diye sordu. "Bilmiyorum, ama biz öyle hayal ettik", dedim.

Vardık. Leyla gece yastığa başını koyduğunda, "En sonunda Türkiye'ye geldik" dedi. Döndüğümüz için en mutlu o. Ara sıra anlattıklarından özlediği şeylerin, küçüklüğünde birlikte yaptığımız şeyler olduğunu anlıyorum. Anıları var. Çocukluk anıları. Mutlu anıları. Birlikte.

Bazen üzülüyorum, Leyla'nın hatırladığı annesinden farklılaştım diye. Daha üzgün, daha sabırsız, daha az birlikte bir şeyler yapan bir kadına, anneye dönüştüm. Leyla, bu anlamda, sadece kardeşini değil, ailesi de kaybetti. Umuyorum, hem babişko, hem ben, biraz daha iyileşir, biraz daha gülümser hale geliriz ve yeniden mutlu anılar biriktirmeye devam ederiz.

Bize soruluyor ya hep. Burayı mı özlediniz, Ithaca mı...Nerde yaşamalı.

Hiç farketmiyor. Her yerde o boşluk var. Mekan farketmiyor ki, yaşadığımız esas zorluk içimizde.

Evimizde olmak hem güzel, hem zor. Nehir'in hayali gözümde. Onunla ilgili imgeler gözümün önünde. Bu hem zor, bir yandan da güzel. Ya da bu imgelerin bana kendimi daha iyi hissettireceği bir an gelecek diye umuyorum, diyelim.

Ha bir de, yazmayalı, Leyla'm 10 yaşında, bense 42 oldum. Hatırlayıp da yazanlara içten bir teşekkür!! 40 yaşımdan beri her yıl sanki bin yıl ekleniyor üzerime. Neyseki, dünkü başarısız mahalle arası koşu denemem, bugün Boğaz'da başarıyla sonuçlandı. Ve ben kendime gelmeye başladım. Baksanıza oturdum, yazdım en azından!

Hoşbulduk!

Not: Koşu programını yazacağım, zaten eylülde hep birlikte koşacağız inşallah! Hazırlanmakta fayda var yani!!