Monday, September 3, 2012

Nehirim

Bugün iki yıl oldu, Nehir'im seni kaybedeli... Dün, tesadüf, fotoğraflara bakarken, istemeden senin elini tuttuğumuz bir fotoğrafa denk geldim, ve birden gözyaşları beni buldu. Ne kadar zordu o veda. O an hiç aklımdan çıkmıyor.

Gideli beri sen, biz kendimizi hayata bağlamanın yollarını aradık. Zaman çare, dediler. Evet, zaman gerçekten de çare imiş. Ama bir yandan biz eski biz değiliz. Ne baban, ne de ben eskisi gibi olamayacağımızı idrak ettik, ve bu konuda aynı düşüncede oluşumuz bizi dengede tutuyor.

Aynı duyguyu başka bir anne yazmıştı. Acı olan o yazdığında ben anlamamıştım. Demişti ki, çoğu zaman oynuyoruz... Anlamamıştım. Şmdi anlıyorum. Oynamak değil belki, gülüyoruz, birşeyler yapıyoruz, ama derinlerde bir yerde kocaman bir boşluk, hep bizimle. 

Buraya biraz da o nedenle yazmaz oldum. Burada hep duygularımı paylaştım, oyun oynamadım. Hayata devam etmek için, arada duyguları biraz geride tutmak gerekiyor. Burada duygularımdan kaçamıyorum.

Seni ziyaret ediyorum sık sık, evimize yakınsın, işe giderken, pat, giriveriyorum. Ne yapacağımı çok bilmiyorum ama, çiçeklerin güzel mi, minik kelebek duruyor mu, bakıyorum. Baban da, ablan da geliyorlar.

Seni anıyoruz, senden sözediyoruz. Nasıl yaramazlıklar yaptığını anlatıyoruz. Leyla en çok nasıl havaalanında kaçıp, yürüyen merdivenlere koştuğunu anlatıyor. Bir şekilde hep kaçtın, ne zaman yere bıraksam, alıp başını giderdin, hiç arkana bakmadan.

Hala tüm yaşadıklarımızın gerçeklik dışı olduğu hissindeyim. Sanki başka birinin hayatı, ben o hayata bakıyorum. Yani hem kabullendim, hem de hiç kabullenemedim. Sen nasıl geldin hayatımıza, sonra kayıp gittin öylece. Geriye bakınca, biz o günleri nasıl geçirmişiz, sana tüm o yaşadığın acıları, ağrıları, zorlukları, sanki normal şeylermiş gibi yaşatmışız ve sen ne kadar güzel başa çıkmışsın. Ama şimdi düşünüyorum da, çıkmasaymışsın be Nehir'im, ağlama bak şimdi geçecek dediğimde susmasaymışsın tatlım. Her türlü kaprise hakkın varmış senin. Çünkü normal değilmiş yaşadıkların.

Şimdi ne zaman bir doktora gitsem, basit bir kan verme işlemi için, hemşirelerin anlamaz bakışları altında, gözlerimden yaşlar akıyor. Kaç kez yaptın sen o işlemleri, sayısını hatırlamıyorum bile. Acıtıyormuş tatlım.

Seni çok özledim. En zoru yaşıtlarını büyürken görmek. Onlar büyüdükçe sanki senden uzaklaşıyorum iyice. Sen hep üç buçuk yaşındayken anılarımızda, yaşıtların büyüyor. Tuhaf bir his.

Sana bir de sürprizimiz var. Abla oluyorsun. Hem de bugünlerde. Eylül ayı seni kaybettiğimiz, kardeşini karşıladığımız ay olacak. İşte bu da biz büyüklerin hayatın cilvesi dedikleri şey. Hayatın bize bir oyunu, yaşamın döngüsünü hatırlatma şekli belki de. İşte bu yüzden, bu yılki koşuyu baharda yapacağız. Hem böylece kardeşin de katılacak. Leyla'ya bir kardeşi daha olacağını söylediğimde, Nehir kadar sevecek miyim diye sordu. Ben de, baban da aynı endişeyi hissettik. Ama bir yandan, senden bize selam getirecekmiş gibi hissediyorum. Senin yerini almayacak ama senin kardeşin olması fikri hoşuma gidiyor.

Seni çok seviyorum.

Sunday, April 1, 2012

Sonsuzluk

Mart ayı geçti.

Nehir'imin doğumgünü geçti.

Kalbimin sıkıştığı günler geçti. KAÇUV'un Aileevi tam Nehir'in doğumgünü haftasında açıldı. Güzel bir tesadüftü ve o günleri daha rahat geçirmeme neden oldu. Oyun odası gerçekten çok sevimli, içaçıcı bir mekan oldu. Çorbada tuzumuz oldu. Güzel bir his.

Yine de yazmayı beceremedim. Çünkü özellikle doğumgünü ve kaybettiğimiz günler zor oluyor. Aslında tüm özel günler, her biri ayrı ayrı zor.

Acı hafifliyor, kayıp azalmıyor. Hele önüme iki buçuk, üç, üç buçuk yaşlarında kız çocukları çıkarsa, yüzümde acı tatlı bir ifade beliriyor. Geçen gün rastladım. Küçük kız tatlı tatlı yürüyordu, aklıma Nehir'in muzip kaçışları geldi, kendinden emin yürüyüşü.

Nehir'im çok isterdim bizimle olmanı. Seni sadece üç buçuk yaşınla hatırlıyor olmak çok zor, yaşıtların ise büyüyor. Ben de hayal etmeye çalışıyorum, ama hayaller yetmiyor ki.

...

Carole'lar geldiler!

İnanması güç çünkü ailecek uçak yolculuğu sevmiyorlarken, buraya kadar gelebilmiş olmaları harika.

İlk iş tavuk göğsü ve kazandibi tattırdık. Şehri biraz kendileri dolaşacaklar, biraz bizimle.

Ne güzel lafmış, "dostlar sağolsun".

Dostlarım!



Wednesday, February 15, 2012

Rüya

Buraya yazmışımdır, şimdi bakmadım. Nehir'i rüyamda görmemiştim uzun süredir. Zaten bir veya iki kez gördüm.

Dün gece ise, hay bilinçaltıma şaşayım, bir rüya gördüm. İçinde Nehir de vardı ama şöyle. Mahmut, Nehir'in bir videosunu duvara asıyor. Tabi neden olmasın? Ama ben neden kızımı doğrudan değil de böyle gerçekçi, yani ancak bir video üzerinden, ama rüyanın içinde gördüm. Bu kadar gerçekçi, kontrollü olmak niye... Aslında ne zamandır çekmiş olduğumuz videoları izlemiyorum. Çünkü bu cümleyi yazarken bile gözlerim doluyor. Bazen çok iyi geliyor ama bazen de çok canım yanıyor. Şimdi hatırımda, Fort Worth'de, dönüşümüze yakın, hastanede şarkı söyleyişini çekmiştim... Bayılmıştım, çok komikti. Ama buraya yazsam da elim gitmiyor videolara.

Duvara asmamız da anlamlı herhalde. İsteyince "play" tuşuna basıp, neşeli halini izlemek. Onca filmler var ya, bir şekilde ölülerle, ruhlarla iletişime geçilen hikayelerin anlatıldığı. Saçma gelirdi, şimdi ise, böyle bir filme denk geldiğimde, "Ah", diyorum, " Ne güzel olurdu"... İnsan hep, görmek, istiyor, buluşma anını hayal ediyor. Küçükken, babamı kaybettikten sonra, bir gün buluşacağımıza inanırdım. Çok uzun süre bu düşünce beni besledi. Şimdi, maalesef, bu düşünce de yok. Sadece gün gelecek hepimiz toprak olacağız ve acılarımız kaybolacak.

O zamana kadar ama hayata tutunacağız. Kitaplar, sohbetler, paylaşımlar, dostluklar beni ayakta tutuyor. Son zamanda işim de. O yüzden daha az yazar oldum. Meşgul ediyorum kendimi günlük koşuşturmalar içinde, anlık işe yarıyorum hisleriyle. Doğru meslekteyim, öğrencilerle olmayı seviyorum. Üstelik yaşlandıkça daha çok sever oldum sanki.

Öğrenci demişken, bana bugün mail atıp, "Bloga yazdım ama buradan da yazayım" diyen Yunus'a çok teşekkürler (sözünü ettiğin kitabı biliyorum), dört gün geçmiş, bakmamışım buraya. Vesile ile içimi de döktüm!!


Sunday, January 1, 2012

Yol Gösterici

Yeni yıla girdik... Sakin.

Nehir'in mezarı bitti. Mezartaşı zaman aldı. Artık mezarlıklarda standart mezar ve mezartaşı boyutları var-imiş. Babamın ve Nehir'in adı birarada nasıl olsun, karar vermek zaman aldı. Düşününce, bununla ilgili düşünmek tuhaf ama Nehir'le ilgili her şey benim için önemli. Adı geçen her şey ona yakışmalı gibi bir takıntı var, her şeyi önemsiyorum. Bir yandan da bu kadar uzun sürmesi, şekillenmesi kabullenmenin de bir parçası oldu.

Öncesinde sadece babamın adı varken, mezarlığa gitmek anlamlı gelmiyordu. Şimdi ona ait bir yer var, gittiğimde kızımın adını görüyorum. Spor yaparken, onun olduğu yere bakıyorum, bakıyormuşum, geçen gün farkettim, 6 ay sonra. İşe gidip gelirken önünden geçiyorum. Bunu da seviyorum.

Bugünlerde aklıma takılan bir konu, spirituel bir yolgösterici eksikliği. Dinadamlarının önemini daha iyi anladım. İnsan zordayken, görmüş geçirmiş, "ermiş", biriyle sohbet etmek istiyor. Bakıyorum hayatlarımızda bu eksik. Dinin şeklinden kaçalım derken bir boşluk oluşmuş... Benim şansım aradığım yanıtları kitaplarda bulmuş olmam ve kendi kendimle sohbet edebiliyor olmam. Bazen de bir kız arkadaşımla.

İlginç olan Nehir'imi kaybettikten sonra bana en iyi gelen kitabın bir hahamın yazmış olması. Hiç aklıma gelmezdi. ama işte bir önyargım daha kırıldı ve ortak bir noktada buluşabileceğim bir dinadamı oldu. Bir farkla. O bize dayanma gücünü Allah'ın verdiğini söylüyor, ben içimizde varolduğunu düşünüyorum. Herkeste bu güç var. Sadece bunu ortaya çıkartabilenler, ya da daha erken çıkartabilenler, veya daha çok desteğe ihtiyaç duyanlar var. Bakıyorum kendime, bazen çok zayıf da olsam, hayata tutunmak esas benim için.

Bugünlerde, yine, şunun da ayırdına vardım iyice. Şu anda sağlığımız yerindeyken, bunun kıymetini bilmeliyiz. Günlük kaygılar içinde kaybolmadan hayatın içinde olduğumuz anların tadına varmalıyız. Bu, "eğlenmek"ten farklı bir durum. Sadece anı yaşadığımızın farkında olmak. Ve şükretmek. Bunu yazacağımı düşünmezdim, Nehir'i kaybettikten sonra. Ama demekki, bir yıldan sonra, idrak ettim.

Anı yaşamak ama sadece kendini düşünmek değil.

Ne bileyim.

Her şey denge.

Çocuklarımıza iyi insan olmayı öğretmeliyiz. Almak kadar vermeyi, vermenin değerini, yardımlaşmayı... Daha başka neye sahip olabilirim yerine bizim gibi şanslı olmayanlara yardım etmeyi...bilmeliyiz ki, şanslıysak bu başardığımız bir şey değil, içine doğduğumuz şartlar nedeniyle. İstisnalar üzerinden yaratılan başarı hikayelerinden uzak durarak.

Aman pek didaktik oldum. Ama işte yeni yıl. Yeni yılda ihtiyacı olanları daha çok hatırlayalım.




Sunday, December 4, 2011

Leyla

Ne zamandır yazmadım, yine.

Sayfayı açıp, "posting" e basmak bile zor geliyor. Mesafe koymak iyi geliyor.

Meşgul tutuyorum kendimi. İstanbul meşgul tutuyor beni.

Bir iki haftadır iyiyim, ama öncesinde sık sık başım ağrıyordu. Bakıyorum, en küçük streste başım ağrımaya başlıyor. Önceleri anlamadım, sonra anlayınca, ilaç almak yerine rahatlamaya, temiz hava almaya çalışır oldum. Bugünlerde iyiyim, sanki hava, rüzgarlanınca, daha temiz buralarda, o da işe yarıyor.

Biraz hafiflettiğim sporu yine eski tempoya çıkarmak da iyi geldi.

Ne kadar zor, İstanbul'da dengeyi bulmak. Sabahları, işe erken gitmek mi yoksa önce spor mu yapmak ikilemi yaşıyorum sürekli. Bir süre işi tercih ettim ama baktım olmuyor. Çünkü bedenimin sağlığı, zihnime ve ruhuma iyi geliyor. Ormana da gider oldum, yine. Havalar hala çok iyi, yağmursuz. Koşarken, nefes alışım hızlanmışken, oksijen soluyor olmak iyi geliyor.

Dün iki TED konuşması izledim, dinledim. Biri, "do not regret regret" başlıklı idi. Batıda nasıl pişmanlık duymamak üzere proglamdığımızı, oysa pişman olmanın da doğal olduğu, belki de gerekli olduğu ile ilgiliydi. Diğeri ise Alain de Botton un eski bir konuşması. O da iyiydi... Başarısızlık üzerine. Şurası çok hoşuma gitti, dile merakımdan herhalde. Nasıl, eskiden başarısızlara, "unfortunate" (şanssız) derken, şimdilerde, "loser" (kaybeden) dediğimizi söyledi. İş hayatındaki başarıyı, kendi yaptığımız bir şey olarak algılarken, aynı anda başarısızlığa da sahip çıktığımız, kişiselleştirdiğimizi anlattı... İyi anlatamadım, bkz konuşma veya kitap!

Bugün yazmak istemem, Leyla ile ilgili. Kızıma bir not düşmeyi istiyorum. Leyla ile ilgili, bu yıl, geçtiğimiz ay, veli görüşmesinden beri şunu hissediyorum. Büyümüş ve kendi yolunu çizebilecek hale gelmiş gibi geliyor bana. Bu beni çok rahatlattı. Bana bir şey olursa, ne yapar diye bir endişem kalmadı. Her şeyi yapacak. Umuyorum. Talihi de açık olsun. Hayatta sevdiği bir amacı olsun yeter...Bunu bulmanı dilerim kızım senin için!

Birlikte sinemaya gittik. "Hugo". İkimiz de çok sevdik. Martin Scorsese çocuklara sinemayı anlatmış, bir sahnede görününce kendisi de, "Aaa, bak bu adam işte yönetmen" dedim. Her şeyiyle tam da Leyla'nın yaşına uygundu. Sonunda baktm, Johny Depp yapımcı, hiç şaşırmadım.

Çıkışta, yemek yerken, laf lafi açtı, beni üç kelime ile tanımla dedi. "Olgun, meraklı, enerjik" dedim. O ise beni şöyle tanımladı..."Stresli, güçlü, anlayışlı"... Evet. Ne diyeyim, haklı. Stresliyim. "Hayat yorgunu", ama bu lafıyla bile bana bir kahkaha attırdı.

Leyla'cım büyümeni izlemeyi çok istiyorum.

Saturday, October 29, 2011

OİP

Bir ay önce bir mail geldi... "Yayınevimizden bir kitap çıktı, sizin adınıza imzalı, göndermek isteriz" diye. Çocuk kitabı. Anlamadım. Yayınevinin sitesine baktım, adı söylenen kitabı göremedim...Derken unuttum.

Geçen hafta bir mail daha geldi. "Aaa" dedim, bir daha baktım, anlamadım, yine. En iyisi iş adresimi vereyim dedim.

Derken okuldaki kutuma paket geldi. Kitabı açtım.

"Bir Kar Masalı" adlı kitabın, çizeri, çok sevgili OİP

"Hatırası Hep Kalbimde Olan Nehir'e" diyerek, kitabını Nehir'e adamıştı ve hem yazarı Esra Özümüztoprak, hem de OİP imzalamıştı...

Bulutun üzerinde el sallayan bir yarabandı çizimi ile.

Diyecek ne var ki, gönülden bir teşekkürden başka. OİP Nehir'e yardım amaçlı üzerinde bu çizimli t-shirtler yapmıştı ve bize Nehir'e gösterelim diye bir de fotoğraf göndermişti.

http://olmadikislerpesinde.blogspot.com/2010/07/bugunun-gulumsemesi-nehir-icin-gelsin.html

Sevgili OİP, elinize, yüreğinize sağlık!

Not: Leyla okulda 29 Ekim törenindeydi bugün, ben de Nehir'ime havai fişek atayım!!!

Monday, October 3, 2011

Koşumuz...

Yazamadım. Hep bir sakin an bekledim ki yazmamın da tadına varayım. Şimdi.

Nehir'imin "eğlenceli" koşusu tam da arzu ettiğimiz gibi sıcacık, güleryüzlü, gönüllü, çoluk çocuklu geçti. Şimdi yazarken de gözyaşlarımı tutmam gerekiyor. O gün, güzel tuttum. Çünkü çok iş ve koşturma vardı.

Yaklaşık, 150 kişi kadardık. Aslında bilemiyorum tam.

Harika bir başlangıç yaptık!!! Fotoğrafları biraraya getirip yükleme işini beceremedim.

Bu yavaşlığın nedenini açıklayayım. Hem çalışıp, hem bunu yapmak düşündüğümden zor. Okuldaki tempo bu ara o kadar hızlı ki, sakin bir zaman dilimi yaşadığım an uyuya kalıyorum. Biliyorum, bu hareketin başarıya kavuşması için disiplinli çalışmaya devam etmeliyiz. Ben bu ara esas olarak vakıflaşma yolunda çalışıyorum. Bir "aksiyon" planı var yani.

Ama fotoğraf ve yazı işini ihmal etmemeliyim.

Koşu günü beni en çok sevindiren, öğrencilerimden, eski ve yeni, gönüllülerin gelmesi oldu. Öncesinde de yine öğrencilerden, "Nasıl destek olalım, duyuruyu arttıralım" gibi destekler geldi. Gençlerin katılımını çok önemsiyorum. Ve tabi Leyla, Mehmet, Demir ve Yasemin'in kayıt masasındaki etkin çalışmalarını görmeliydiniz. Zaten Leyla, bir gece önce, tüm katılım formlarını halıya serip, alfabetik sıraya koyduğu anda dahil olmuştu organizasyona. O ana kadar, "Sadece koşacağım" derken, bir anda iş yapmayı sevdi. Ben özellikle Leyla'nın ve arkadaşlarının bu işlerde faal olabilmesini de çok önemsiyorum. Böyle böyle bize göre belki de daha fazla gönüllü harekete "alışkın" büyüyüp, daha faal olacaklar diye umuyorum gelecekte.

Tabi, ben kayıt masasını Leyla, Mehmet, Demir, Yasemin'e ve sevgili Ayda, Murat ve Hande'ye emanet edince, arka planda kalan organizasyon işleri ile ilgilendim. Bu bizim için çok iyi bir öğrenme oldu! Bir gece önce, baba müzik işine el attı, ve bu güne uygun olabileceğini düşündüğümüz müzikleri biraraya getirdik. Bir anda, Mary Poppins'ten bir şarkı çalmanın ne kadar güzel olcağını düşündü baba, derken, hem Nehir'in seveceği, hem birlikte dinlediğimiz hem de yeni, eski şarkılardan bir "playlist" yaptık. Bunu yazıyorum çünkü, sevgili Yasmin, 14 yaşında, "Şarkılar çok güzeldi" deyince ayrılırken, "Tamam, iyi bir işi yapmışız" dedik.

Sevgili İrem Hanım, tüm cupcakeleri yaparak destek oldu bize! Ve gelen diğer her "teyze" elinde yiyeceği ile geldi. KACUV içecek sponsorluğunu sağladı. Sevgili Duygu, "Bizim çocuklar gelir" dedi, ve minik çocuklarla oyun oynayan iki ağabey geldi. Zaten görebildiğim kadarıyla, Duygu ve annesi yiyecek masası arkasında oldukça etkindiler. Sevgili Tevhide ve Burcu koşu parkurunda gönüllü yer alan grup içinde, kimin nasıl, nerede duracağını belirlediler. Tevhide, mühendis geçmişiyle, benden bir adım önde, parkur haritasını, birkaç adet hem de, basıp getirmişti!!

Her şey, gönüllülük anlayışıyla yapıldı. Plaj bayraklarını yapan Yıldırım Bey bile, sadece alışveriş sırasında gördüm, "Bizim de katkımız bu olsun" deyiverdi. İ.T.Ü, zaten, "Her türlü desteği veririz" demişti...

Aksaklık olmadan atlattık! İlk olduğu için, beni endişelendiren öngöremediğim bir "acaiplik" yaşanmadı. En önemlisi, herkesin keyif almasıydı. Ve bir sonraki yıl için önemli fikir, adındaki "koşu" lafını kaldırmak. Bu nedense herkesçe fazlasıyla ciddiye alındı bence. Bir grup katılımcıyı bu sözcük ürküttü!! Bunu değiştireceğiz. "Kebaplı koşu" ... Şaka!

Ben de kendime önemli bir ders çıkarttım. Bir sonraki yıl kayıt masasında duracağım. Çünkü herkese merhaba diyemedim, ortalıkta dolanıyor olunca. Zaten, bir anda, tabi sonrasında hatırladım, Christine ile tanıştığımızda kayıt masasındaydı! Mantıklı! Tam ayrılırken, örneğin, bir kadınla yüzyüze geldim, bana güzel ve dikkatli baktı, ben nereden tanıyorum diye düşündüm... Sonra, ayrıldıktan sonra ama, bir blog takipçisi olup, Nehir'e veda ettiğimiz gün bizimle olduğunu hatırladım!! Lütfen, bir sonraki etkinlikte daha çok tanışma ve konuşma fırsatımız olsun!!

Tüm bu "duman"lı kafamı heyecanıma verin. Biz bütün akışı, o gün "prova" etmiş olduk. Öncesinde , ne olabilir ki desek de, bu kadar basit bir organizasyon bile bir organizasyon!! Bir sonraki etkinliğimiz daha iyi olacak. Daha iyi olacak derken, en önemli eleştirmenim olabilecek, sevgili Bilge, tam puan verince, huzura erdim. Annesi Alman (!) ve böyle etkinlikler içinde yer alan, düzenleyen biri olarak "Çok iyiydi" demesi benim için çok önemliydi. Yine de bir sonraki etkinlikte, artık daha fazla katılımcıyı hedefleyerek, bir organizasyon yapacağız. Ben bu ilk olanı, bir sınırda tutmak, ve yüzümüze gözümüze bulaştırmadan gerçekleştirmek istiyordum. Özellikle öncesinde az zamanımız olduğu için.

Yaptık. O gün Nehir'le bir gün geçirdim. Nehir'in gülümseyen ve izleyen fotoğrafı bizimleydi. Son anda, babası koyuverdi, "Masaya koyalım "diye.

Bizimle olan herkese buradan da teşekkür ediyorum. En değerlisi, Ayşegül ve Mustafa'nın gelmiş olmasıydı. Sevgili Güneş'i kaybedeli çok da geçmeden, bizimleydiler. Biz de onlarla. Güneş'in ikizi Işık ile tanışma fırsatımız, ve birlikte neler yaparız diye konuşma fırsatımız oldu. Koşunun sonunda yine pembe balonları bırakırken gökyüzüne, ağabeylerden biri, bir kalp bağlayıverdi, bir balonun ucuna, ve hep birlikte Nehir'e, Güneş'e, Ali'ye selam gönderdik.

Ve dün.

Dün, fakültede koridordayken, ilkokul bir veya ikinci sınıf, üzerlerinde üniforma iki küçük kız beni gördü ve "Nehir'in annesisiniz değil mi?" diye sordular. Ben de "Evet" dedim... "Nehir vardı, Ali vardı, diğer çocuğun adı neydi?" diye sordular. "Güneş" dedim. Biri, "Aa ben Güneş ablayı tanıyorum" dedi, diğeri, "Hayır, o değil, bu Güneş, bebek" dedi... Ben de açıkladım, "Evet, Güneş 4 yaşındaydı, biliyor musunuz o gün kardeşi oradaydı, Işık."...İşte bunları merak eden, Sevgili Fakülte sekreterimiz Nurcan'ın kızıydı ve koşuya gelmiş, bunu arkaşıyla paylaşmış ve birlikte merak etmişlerdi. Sanıyorum doğru yoldayız!!!!

Hepinizi çok seviyorum, gönülden verdiğiniz destek, paylaşım, ve duyarlılığınız için.