Ay, yazinca daha ikinci gün mü dedim. İlk iki gün sanki bir yıla bedel. Ağır, mızmız, kucakta geçiyor.
Geceyi fena geçirmedik, kan basıncı sorundu ama birkaç kez ölçerek makul sayılara getirip, sonunda da bir miktar "bolus" ile (bu işi bilemiyorum, serum ama içerik olarak farklı olanları var dicem, Özlem ve Esra düzeltsinler beni). Albumin de düşük çıkınca o da eklendi sabah.
Ve sabaha daha iyi başladık. Yine 12.30 olunca başlangıç saati, bir buçuk saat kadar oyun odasına gittik. Oyun oynarken bir yandan Leyla ile konuştuk, sonra Hande ile.
Sonra antibodiler başlayınca, odada kaldık. Zaten Nehir kendi istemişti geri dönmeyi. Ve bugün itibariyle Tylenolu bile kapsul içine koyunca, heyyyyyyyyyy, Nehir'i tutup, zorla ilaç içirme sahnesi sonunda kalktı seyirden! Hay sevgili Teri Hemşire sen çok yaşa! Bu ilaç işinde çok yavaş ilerledik, koca bir yıl, ama sonunda doğruyu bulduk. Tabi bunda biraz da Nehir'in büyümüş ve yutabilir hale gelmiş olmasının etkisi var. Ve anlattığımızda anlıyor oluşunun.
Günün kalanı, akşam altı şu anda, gıdım dıdım, mız mız geçti. Böyle zamanlarda ben yataktaki Teady Bear oluyorum, yakışıyorum da rolüme! Yapışıklık öyle bir hal alıyor ki, örneğin telefonla konuşayım diye odadan sıvışacakken, "anneee" diye yakalanınca, Dora'daki Swiper gibi, "oh, maaannn" deyip, yatağa geri dönüyorum. Nehir'im yakalar!
Şimdi yazarken gülümsedim ama artık sonlarına gelmiş olmayı, biliyorum bunu yazmaya hakkım yok ama bir daha Nehir'imi basit kontroller dışında buralarda görmemeyi diliyorum. Allah tüm çocukları ailelerine bağışlasın.
...
Duygusal anlardan dönelim. Zira bu durumda da Leyla yakaladı mı, başlar "anne ağlamış mıydın sen bunları yazarken?".
Günümüzün neşesi: Hande ve Seda'nın geliş gidiş tarihlerini ayarlamak oldu. Zeynep de tamam. Bilge'ye de mail atayım! Nurgüncüm ise duruma pek yakışırdı ama abartmayalım, zaten yeterince şımarıklık yaptık. Valla Amerikalı ailelere söylesem, "wow" diyecekler! Desinler değişemem, desinler değişemem....
Hadi bugünü geçirince daha rahatlayacağımızı umut ediyorum. Bugün morfinin dozunu yükselterek hızlanan kalp atışlarını normale indirdiler. Hızlanan kalp atışlarının ağrıya işaret ettiğini düşündü-k.
Nehir şimdi oldukça rahatlamış uyuyor sonunda.
Hadi leylekleri havada görenlere selam olsun! Yorumcularımız sağolsun! Bu iş ya bitecek ya bitecek.
FotoNot: Geçen günkü hastane çıkış fotoğrafı üzerine Sandracım, "mahzun gördüm" diye yazmış...Yok yok, notsuz koyunca bakın ne olmuş...Halbuki bizim kız uyuyor taklidi yapıyor idi.
Tuesday, September 15, 2009
Monday, September 14, 2009
Gün 85: Ch.14.18, IL-2, birinci gün devam
Handecim sayılar karıştı.
Ben hala aynı gündeyim, akşam yazıyorum. Antibodilere başlamaları 12.30'u bulunca, bugün, saat sekiz ama daha zaman var. Nehir sabahı mızmız, uykuya da direnerek geçirdi. Sonunda saat üç, dört itibariyle uyudu. Arada bir gözünü açsa da, "annee, yanıma gelir misin" diyerek, morfinlerin etkisiyle uyuyor.
Uyuyana kadar "canım çekti" diyerek makarna, kraker ve üç dört parça da çukulata yiyince, saat dört buçuk gibi, "karnım" dedi. Biz ağrısı var diye ekstra morfin verdik. Saat altıbuçuk gibi tüm hepsini benim üzerime, yatağa ve kendi üzerine çıkardı.
Evet, Nehir kasımdan beri ilk kez kustu (ben öyle hatırlıyorum).
Doğrusu aklımdan ilk geçen, üzerimdeki yegane hırka, hemen sonrasında ise Nehir'in dressing ve boruları oldu. Hırka yıkanabiliyor imiş. Dressing ise tişört sayesinde temiz kalmış. Yine de asıl metanetimi korumamı sağlayan bu kez, aklımla bin yaşayayım -bu ne biçim laf, ben kızlarımla bin yaşayayım, aklım da bizimle olsun- Texas Children's da ilik nakli sırasında vermiş oldukları, sakladığım, durulama gerektirmeyen şampuanını bu kez, enfeksiyona karşı da hastanede daha iyi temizlik yapalım diye yanıma almış olmam oldu. Temizlendik.
İyice gevşedi, uykuya devam. Tabi şimdiki derdimiz, düşük kan basıncı. Bundan sonraki saatler kan basıncı işiyle geçecek. Kontrol altında tutmakla yani.
Beklendiği gibi her şey. Sevgili anonim, uykunuzdan olmayın ne olur, dualarınız için çok teşekkür ederiz. Böyle güzel dilekleri okumak gerçekten güç veriyor. Nehir sağlıklı ve mutlu. Ve güçlü.
Ben hala aynı gündeyim, akşam yazıyorum. Antibodilere başlamaları 12.30'u bulunca, bugün, saat sekiz ama daha zaman var. Nehir sabahı mızmız, uykuya da direnerek geçirdi. Sonunda saat üç, dört itibariyle uyudu. Arada bir gözünü açsa da, "annee, yanıma gelir misin" diyerek, morfinlerin etkisiyle uyuyor.
Uyuyana kadar "canım çekti" diyerek makarna, kraker ve üç dört parça da çukulata yiyince, saat dört buçuk gibi, "karnım" dedi. Biz ağrısı var diye ekstra morfin verdik. Saat altıbuçuk gibi tüm hepsini benim üzerime, yatağa ve kendi üzerine çıkardı.
Evet, Nehir kasımdan beri ilk kez kustu (ben öyle hatırlıyorum).
Doğrusu aklımdan ilk geçen, üzerimdeki yegane hırka, hemen sonrasında ise Nehir'in dressing ve boruları oldu. Hırka yıkanabiliyor imiş. Dressing ise tişört sayesinde temiz kalmış. Yine de asıl metanetimi korumamı sağlayan bu kez, aklımla bin yaşayayım -bu ne biçim laf, ben kızlarımla bin yaşayayım, aklım da bizimle olsun- Texas Children's da ilik nakli sırasında vermiş oldukları, sakladığım, durulama gerektirmeyen şampuanını bu kez, enfeksiyona karşı da hastanede daha iyi temizlik yapalım diye yanıma almış olmam oldu. Temizlendik.
İyice gevşedi, uykuya devam. Tabi şimdiki derdimiz, düşük kan basıncı. Bundan sonraki saatler kan basıncı işiyle geçecek. Kontrol altında tutmakla yani.
Beklendiği gibi her şey. Sevgili anonim, uykunuzdan olmayın ne olur, dualarınız için çok teşekkür ederiz. Böyle güzel dilekleri okumak gerçekten güç veriyor. Nehir sağlıklı ve mutlu. Ve güçlü.
Gün 86: Ch14.18 ve IL-2, Day 1
Dün akşam internet çalışmadı da çalışmadı.
Dün sabah saat 9'da kahvaltıya, kahvaltıdan sonra Gonca Teyze'lere gittik. Çay için gittik, öğle yemeği, ve Türk kahvelerinden sonra döndük! Gonca ve Metehan bizim için Dallas'taki sıcak yuva oldular, kelimenin tam anlamıyla. Umarız biz de onları İstanbul'da misafir edeceğiz.
Gonca Teyze'lerden çıktıktan sonra, Nehir arabada uyudu, biz de bir saat sonunda RMH'ye hemen dönmek yerine, önce Central Market'a, bu aralar Nehir'in atıştırmayı sevdiği krakerlerden almaya gittik. Nehir mızmız uyandı, bir an RMH'ye döndük diye iyice bızzzzzzladıktan sonra, krakerleri alışveriş arabasına koyunca, rahatladı ve neşesi yerine geldi.
Akşam hastaneye döneceğimiz için benim de canım sıkkındı, Central Market'ın karşısındaki Borders'a da girdikten sonra, saat 8di RMH'ye döndük. Ben "Hadi artık gidelim akşam yemeği için RMH'ye "dediğimde, "Hayır, restorana gideliiiim" diyordu küçük hanım hala.
Neyseki RMH'ye gittikten sonra hastane saati geldiğinde, tekerlekli bavulunu alıp, neşeyle geldi. Kızım beni hep şaşırtıyorsun. Bu kez başka bir odadayız, North'ta. İlk kez ağaç gören bir odadayız. perdeler açık. Gece bölük pörçük bir uykudan sonra, sabah tylenol ile uyandı.
Yeni haftamız hayırlı olsun. Hadi Nehir'cim az kaldı, gayret. İlk iki gün en zoru.
Dün sabah saat 9'da kahvaltıya, kahvaltıdan sonra Gonca Teyze'lere gittik. Çay için gittik, öğle yemeği, ve Türk kahvelerinden sonra döndük! Gonca ve Metehan bizim için Dallas'taki sıcak yuva oldular, kelimenin tam anlamıyla. Umarız biz de onları İstanbul'da misafir edeceğiz.
Gonca Teyze'lerden çıktıktan sonra, Nehir arabada uyudu, biz de bir saat sonunda RMH'ye hemen dönmek yerine, önce Central Market'a, bu aralar Nehir'in atıştırmayı sevdiği krakerlerden almaya gittik. Nehir mızmız uyandı, bir an RMH'ye döndük diye iyice bızzzzzzladıktan sonra, krakerleri alışveriş arabasına koyunca, rahatladı ve neşesi yerine geldi.
Akşam hastaneye döneceğimiz için benim de canım sıkkındı, Central Market'ın karşısındaki Borders'a da girdikten sonra, saat 8di RMH'ye döndük. Ben "Hadi artık gidelim akşam yemeği için RMH'ye "dediğimde, "Hayır, restorana gideliiiim" diyordu küçük hanım hala.
Neyseki RMH'ye gittikten sonra hastane saati geldiğinde, tekerlekli bavulunu alıp, neşeyle geldi. Kızım beni hep şaşırtıyorsun. Bu kez başka bir odadayız, North'ta. İlk kez ağaç gören bir odadayız. perdeler açık. Gece bölük pörçük bir uykudan sonra, sabah tylenol ile uyandı.
Yeni haftamız hayırlı olsun. Hadi Nehir'cim az kaldı, gayret. İlk iki gün en zoru.
Saturday, September 12, 2009
Gün 85: Kısa Bir Ara
Dün gecemiz biraz bipler arasında geçti, Nehir sabah dörtte uyandı, altıya kadar ne kadar uyuduğu meçhul. Benim tepemdeydi, ben uyumaya çalışırken, altıda yine uyuduk. Bu durumda sabah dokuzda uyandık. Baba gelince şaşırdı bizi hala uyur görünce.
Sabah dokuzu çeyrek geçe gibi IL-2 bitti. Doğrusu ilk seferinde bir acaiplik olmuştu ve geç bitmişti, o yüzden ben bu kadar zamanında bitmesini beklemiyordum. Bu iyi durumu kabullenmekte güzlük çekmeden, etrafı, eşyamızı toparlayıp, üç dakikalık araba yolculuğumuzdan sonra, yarın akşam hastaneye dönmek üzere, Nehir'in deyişiyle "old mekdanıld hed e dog", yani RonaldMcDonald House, RMH'ye geldik.
Akşam yemeğini bekliyoruz. Bekliyoruz çünkü bu akşama yemeği yapanlar nedenini anlamadığımız şekilde, yemekler hazır bir halde servis için bekliyorlar. Hmmm, Ramazan buralara gelmiş demiştim. Daha ziyade rijid bir hazırlık süreci olsa gerek, çatladım.
...
Yemek yedik. Bu arada hava 71 derece! Yağmurlu bir hava. Eylül. Kötü haber meğer bu memleketin "hurricane" sezonuna bu ay girmişiz, ne hoş. Şimdilik güzel, ılık, yağmurlu.
Ve günün güzel haberi. Bugün tabi hastaneden çıkınca nereye gidilir, kitapçıya gittik. Nehir çocuk köşesindeki trenle oynadı, dört yaşlarındaki oğlan çocuklar gelip gelip elinden trenleri alınca, sakin anne, "Bak kızım verme elindekileri, "my turn"" de" dediyse de, kızım bakıyordu arkalarından.
Güzel haber bu değil, tam kitapçıdan çıkıyorduk ki, Mahmut elinde bir kitap gülerek bana uzattı, tam sana göre diye. Mucize: kitabın başlığı, "Have a New Husband by Friday", yani beş günde tutumları, davranışları değişmiş bir koca! Nassı yani, haftaya cumaya kadar zamanım var. Maureen Dowd'ın erkekler gerekli misinden sonra eğleneceğe benziyorum. Valla döndüğümde anlatırım artık. Bu arada şu bizim Turkish Team bir harika, Nehir bahane, kahveler şahane bir durum var. Zeynep the Hala bile gelmiş, alooo iş günü!!! Alman işveren uyuyor mu?? (Bak kıyamadım, açıkça yazmadım).
Şaka bir yana, ben de sabırsızlıkla bekliyorum gelecekleri! Şeytan diyor biri de Leyla'yı kapıp gelse. Üçüncü sınıftaki akademik çalışma etkilenir mi acaba...
Canlarım, kızlarım. Bu arada Nehir'le İstanbul hayallerimiz sürüyor. İstanbul'a gidince kuki yiyeceğiz, kardan adam yapacağız, okula gideceğiz, kuma gidip oynayacağız, bahçeye çıkacağız...
Friday, September 11, 2009
Gün 84: IL-2, Day 4
Geceyi de daha rahat geçirdik, sabaha da iyi başladık. Dün verdikleri albumin ile ödemi attı, dünkü Rocky Bilbao görüntüsü normale döndü. Verilen kanla birlikte de hemoglobin 9'dan 11.3'e çıkmış ki, enerjisi ve dudaklarının renginden anlaşıldı.
En önemli haber, baktrimi vermenin, ağlatmadan, zorlamadan, sonunda bir yolunu bulduk. Dünkü hemşiremiz sayesinde. Jel kapsuller içine koyarak, dondurma ile birlikte, yutmasını söyleyerek verdik. "Nehir'cim hani tadını sevmediğin ilaç var ya, artık tadını duymadan, hiç acı olmadan alabileceksin" diye biraz anlatıp, "Nasıl zeytin çekirdeklerini yutuyordun bak öyle yutacaksın" diyerek anlattıktan sonra denedik. Biraz çiğnemeye çalışsa da becerdi. Özellikle 1 yaşındaki, bazen iki yaşındaki lösemi hastalarına verdikleri steroid-leri bu yolla veriyorlarmış.
Yani bu işe ne kadar sevindiğimi anlatamam. Bir şekilde dondurmadan kurtulmalıyız, ama yutmayı öğrenirse bu şekilde, zaten gerek kalmaz. Ve biz de daha bir altı ay kadsr, haftada üç gün, günde iki kez baktrim cebelleşmesinden kurtuluruz. Mahmut'un internetten bulup söylediğine göre, en kötü tadlı ilaçların en başında imiş!
İşte bizim küçük ilerlememiz. Hatta hemşiremiz, Nehir'in tadı kötü olmayan tylenol u bile avaz avaz aldığını görünce, tylenolu da bu şekilde alabileceğini söyledi.
İkinci iyi haber, Dr. Eames bugün dönmemiz için yeşil ışığı yaktı! Yani içinde bulunduğumuz çalışmanın başındaki Dr. Yu'dan onay gelmiş. Bu en çok her yere, oyun odasına bile elinde bavulu ile giden Nehir için iyi olacak. Dr. Eames bavulu görünce, iki ay önceden bavul hazır bakıyorum demişti dün.
Eh, hadi artık babanın dönüşüyle TR'den gelenleri, ve Seda'ları ağırlayıp, Bilge ile dönme planları yapabiliriz. Hadi şimdi en önemli dil ısırma günü, tüm batıl inançları sırayla yapalım...
Akşam ikinci dressing changeimi yaptim. Baba olunca çok kolay oluyor, bakalım gidince de olacak mı. İlk günler baba terliyor, ben doğru yapıyor mu diye pür dikkat, 40 dakika falan sürüyordu. Bayağı öğrenmişiz. Az değil pratiğimiz.
Nehir'de hafif bir ishal var, ama henüz endişelenmek için erken, ateş veya başka bir belirti yok. Hala, yarın çıkıp, bir akşam dışarıda geçirip, pazar gecesi dönebilmeyi umuyoruz. İnşallah maşallah inşallah maşallah inşallah maşallah...
Nehir'im sağlıklı ve mutlu. Şebnemciğimin "blog literatür"üne kazandırdığı bu cümle blogun ruh halini tarifledi. Bende nostalji çanları çalıyor. Yok yok monitörmüş bipleyen!
En önemli haber, baktrimi vermenin, ağlatmadan, zorlamadan, sonunda bir yolunu bulduk. Dünkü hemşiremiz sayesinde. Jel kapsuller içine koyarak, dondurma ile birlikte, yutmasını söyleyerek verdik. "Nehir'cim hani tadını sevmediğin ilaç var ya, artık tadını duymadan, hiç acı olmadan alabileceksin" diye biraz anlatıp, "Nasıl zeytin çekirdeklerini yutuyordun bak öyle yutacaksın" diyerek anlattıktan sonra denedik. Biraz çiğnemeye çalışsa da becerdi. Özellikle 1 yaşındaki, bazen iki yaşındaki lösemi hastalarına verdikleri steroid-leri bu yolla veriyorlarmış.
Yani bu işe ne kadar sevindiğimi anlatamam. Bir şekilde dondurmadan kurtulmalıyız, ama yutmayı öğrenirse bu şekilde, zaten gerek kalmaz. Ve biz de daha bir altı ay kadsr, haftada üç gün, günde iki kez baktrim cebelleşmesinden kurtuluruz. Mahmut'un internetten bulup söylediğine göre, en kötü tadlı ilaçların en başında imiş!
İşte bizim küçük ilerlememiz. Hatta hemşiremiz, Nehir'in tadı kötü olmayan tylenol u bile avaz avaz aldığını görünce, tylenolu da bu şekilde alabileceğini söyledi.
İkinci iyi haber, Dr. Eames bugün dönmemiz için yeşil ışığı yaktı! Yani içinde bulunduğumuz çalışmanın başındaki Dr. Yu'dan onay gelmiş. Bu en çok her yere, oyun odasına bile elinde bavulu ile giden Nehir için iyi olacak. Dr. Eames bavulu görünce, iki ay önceden bavul hazır bakıyorum demişti dün.
Eh, hadi artık babanın dönüşüyle TR'den gelenleri, ve Seda'ları ağırlayıp, Bilge ile dönme planları yapabiliriz. Hadi şimdi en önemli dil ısırma günü, tüm batıl inançları sırayla yapalım...
Akşam ikinci dressing changeimi yaptim. Baba olunca çok kolay oluyor, bakalım gidince de olacak mı. İlk günler baba terliyor, ben doğru yapıyor mu diye pür dikkat, 40 dakika falan sürüyordu. Bayağı öğrenmişiz. Az değil pratiğimiz.
Nehir'de hafif bir ishal var, ama henüz endişelenmek için erken, ateş veya başka bir belirti yok. Hala, yarın çıkıp, bir akşam dışarıda geçirip, pazar gecesi dönebilmeyi umuyoruz. İnşallah maşallah inşallah maşallah inşallah maşallah...
Nehir'im sağlıklı ve mutlu. Şebnemciğimin "blog literatür"üne kazandırdığı bu cümle blogun ruh halini tarifledi. Bende nostalji çanları çalıyor. Yok yok monitörmüş bipleyen!
Thursday, September 10, 2009
Gün 83: IL-2, Day 3
Baba RMH'ye gitmek üzere, yani kısaca notlar:
Gece normal devam ederken, Nehir'in kan basıncı düşük çıkmaya devam edince, sabah karşı dörtte kan verme kararı çıktı, nöbetçi doktordan. ben biraz şaşırdım çünkü her zamanki düşüklüğü idi, ve kan basıncı için kan verilmesini de anlayamadım. Ve geceyarısı olunca, doktorla da konuşma imkanı bulmayınca, canım sıkıldı, sabah dört dört. Hemşire üç saatte vereceklerini söyledi. Yani sabah 7 gibi bitmesi gerekiyordu. Altıda uyumuşum. "Bip" seslerini ne zaman duymaya başladım hatırlamıyorum ama sonunda gözümü açtığımda, saat 7.45 idi, ve Nehir'in kan torbası boşalmış, asılı kalmıştı. Aklıma hemen borularda kan kalmasının iyi bir şey olmadığı, enfeksiyon riski falan gelince, hemen hemşireyi çağırdım...hiçbir şeyden haberi yok gibiydi...falan falan falan...boruları indirdi. İLk hesabın yanlış, benim de bipleri çok geç olmadan duymuş olmam dileğiyle gündüzümüz başladı.
Saat dkuzu zor edip, hemen sevgili Özlem'e telefonla anlattım, içimi döktüm, "aman yaw bu kan işi de ne" diye serzenişte bulundum, laf lafı açtı, sonunda telefonu gülerek kapattım. Ama daha da iyisi, perşembeleri gelen müzik terapistinin gelip, Nehir'e org, vurmalı çalgılar getirip, hep beraber terapi yapmamızdı. Baktım, sinirim geçmişti. Müzik terapi "rocks".
Sonrasında, Dr. Eames geldi, Nehir'in sabah beni korkutacak şekilde şişmiş gözlerini de görünce artık su tutmasına karşı, düşük çıkan albumin değerini de görerek...bu cümle olmadı, baba başımda bekliyor...velhasıl albumin verdiler. Akşama doğru gözler biraz daha iyi hale geldi.
Moraller de.
İşte üçüncü gün.
Ha gayret.
Sahi, Nehir hem "flu" aşısı olacak, hemen, hem de çıkınca domuz gribi aşısı. Ailecek, Leyla da dahil.
Hepiniz öpüyorum, güzel yorumlarınız ve desteğiniz için teşekkür ediyorum. Üzerimdeki dayanılmaz yorgunluğu hafifletiyorsunuz.
Gece normal devam ederken, Nehir'in kan basıncı düşük çıkmaya devam edince, sabah karşı dörtte kan verme kararı çıktı, nöbetçi doktordan. ben biraz şaşırdım çünkü her zamanki düşüklüğü idi, ve kan basıncı için kan verilmesini de anlayamadım. Ve geceyarısı olunca, doktorla da konuşma imkanı bulmayınca, canım sıkıldı, sabah dört dört. Hemşire üç saatte vereceklerini söyledi. Yani sabah 7 gibi bitmesi gerekiyordu. Altıda uyumuşum. "Bip" seslerini ne zaman duymaya başladım hatırlamıyorum ama sonunda gözümü açtığımda, saat 7.45 idi, ve Nehir'in kan torbası boşalmış, asılı kalmıştı. Aklıma hemen borularda kan kalmasının iyi bir şey olmadığı, enfeksiyon riski falan gelince, hemen hemşireyi çağırdım...hiçbir şeyden haberi yok gibiydi...falan falan falan...boruları indirdi. İLk hesabın yanlış, benim de bipleri çok geç olmadan duymuş olmam dileğiyle gündüzümüz başladı.
Saat dkuzu zor edip, hemen sevgili Özlem'e telefonla anlattım, içimi döktüm, "aman yaw bu kan işi de ne" diye serzenişte bulundum, laf lafı açtı, sonunda telefonu gülerek kapattım. Ama daha da iyisi, perşembeleri gelen müzik terapistinin gelip, Nehir'e org, vurmalı çalgılar getirip, hep beraber terapi yapmamızdı. Baktım, sinirim geçmişti. Müzik terapi "rocks".
Sonrasında, Dr. Eames geldi, Nehir'in sabah beni korkutacak şekilde şişmiş gözlerini de görünce artık su tutmasına karşı, düşük çıkan albumin değerini de görerek...bu cümle olmadı, baba başımda bekliyor...velhasıl albumin verdiler. Akşama doğru gözler biraz daha iyi hale geldi.
Moraller de.
İşte üçüncü gün.
Ha gayret.
Sahi, Nehir hem "flu" aşısı olacak, hemen, hem de çıkınca domuz gribi aşısı. Ailecek, Leyla da dahil.
Hepiniz öpüyorum, güzel yorumlarınız ve desteğiniz için teşekkür ediyorum. Üzerimdeki dayanılmaz yorgunluğu hafifletiyorsunuz.
Wednesday, September 9, 2009
Gün 82: IL-2, Day 2
Rahat sayılabilecek bir geceden sonra. -Abilecek çünkü bir ara beş kez üstüste "bip"leyip durduktan sonra, "air in line" diye diye, çıkıp, hemşireyi bulma işleri derken, hemşire, yatağın üstündeki düğme ile kendisini çağırmamın daha kolay olacağını söyleyinceye kadar..bir de Nehir uyanıp, gece 11 gibi, anlatsın da anlatsın, sonunda yine uyanıp, saat dört gibi uyumak sonucu -abilecek. Bu cümle de son bulabilecek.
Sabah ise bir "giz" olmuştu, sabaha bitmesi gereken ıl-2 torbası, "bip"lemelerin sonucu sabaha karşı değişmişti. Neden diye iki kez sormama, ve gündüz hemşiresinin bir şeyler anlatmasına lakin hala anlamadım. Ama benim şüphem çıkışımızın bir şekilde gecikeceği, ama önemli değil. Sadece "anlamamak" kötü bir duygu. Anlamadım. Acaba hemşire olmamamın bu işle bir ilgisi olabilir mi, neden her şeyi anlamak zorunda hissediyorum.
Yine de Nehir'in sabah yine (m a ş a l l a h) keyfi yerindeydi, baba ise bugünlerde sabahları, elinde egg and cheese bagel ve kahve ile gelince bir güzel görünüyor gözüme.
Nehir ile ilgili mutlaka yazmam gereken iki şey.
Birincisi bir konuşuyor bir konuşuyor. Uzuuun hikayeler anlatıyor, içinde geçen bir cümle gerçeğe yakın, diğerleri, kişiler, yerler, kitap kahramanları herkes birarada, rüyaları sanki. O kadar hızlı ki, not alamıyorum. Sanki bütün yaz Leyla ile oynayınca, onun gibi hayal gücü de dillendirir oldu.
İkincisi "neden" sorusu. Her şey "neden?". Neden güneş var, gündüz, neden gündüz, güneş olduğu için, neden güneş var... gibi kısırdöngülere de varan, ya da hiç bitmeyen ve dededen öğrenmiş olduğum, "maydonozlu köfteden"le sonuçlanan sorgular.
"he hey, indik, çocuklar hadi, hadi çocuklar, hadii...hey, ben de buraya binim, fılaying, hey, dön bakim, fılaying, vuuuuu, vuuuu..."uçağı kaldırıyor"...he heyyye, vat iz, anne, emmm, yine öttü.."monitör"...gitmek istiyorum şuraya...si iz for kuki, buzdolabına gidelim mi..."mutfak oyunu"..."
Derken hemşiremiz geliyor, hiç bitmeyen monitör biplerini çözmek isterken, Nehir'in çığlıkları kapladı oyun odasını. Birkaç dakika sonra, sakinleştik.
"Si iz for kuki...Alo, hah, çıktık yiyoruz, şimdi emmm, bir şey yapacağız, siz oyun oynuyosunuz mu, biz daha pişirecez, bay bay, anne, bak kavve, ılık, yere çilek düşmüş, bir tabak bulalıım, tattitittatti..."
İşte hastane günlüğümüz. IL-2 ile günlerimiz kolay.
Sabah ise bir "giz" olmuştu, sabaha bitmesi gereken ıl-2 torbası, "bip"lemelerin sonucu sabaha karşı değişmişti. Neden diye iki kez sormama, ve gündüz hemşiresinin bir şeyler anlatmasına lakin hala anlamadım. Ama benim şüphem çıkışımızın bir şekilde gecikeceği, ama önemli değil. Sadece "anlamamak" kötü bir duygu. Anlamadım. Acaba hemşire olmamamın bu işle bir ilgisi olabilir mi, neden her şeyi anlamak zorunda hissediyorum.
Yine de Nehir'in sabah yine (m a ş a l l a h) keyfi yerindeydi, baba ise bugünlerde sabahları, elinde egg and cheese bagel ve kahve ile gelince bir güzel görünüyor gözüme.
Nehir ile ilgili mutlaka yazmam gereken iki şey.
Birincisi bir konuşuyor bir konuşuyor. Uzuuun hikayeler anlatıyor, içinde geçen bir cümle gerçeğe yakın, diğerleri, kişiler, yerler, kitap kahramanları herkes birarada, rüyaları sanki. O kadar hızlı ki, not alamıyorum. Sanki bütün yaz Leyla ile oynayınca, onun gibi hayal gücü de dillendirir oldu.
İkincisi "neden" sorusu. Her şey "neden?". Neden güneş var, gündüz, neden gündüz, güneş olduğu için, neden güneş var... gibi kısırdöngülere de varan, ya da hiç bitmeyen ve dededen öğrenmiş olduğum, "maydonozlu köfteden"le sonuçlanan sorgular.
"he hey, indik, çocuklar hadi, hadi çocuklar, hadii...hey, ben de buraya binim, fılaying, hey, dön bakim, fılaying, vuuuuu, vuuuu..."uçağı kaldırıyor"...he heyyye, vat iz, anne, emmm, yine öttü.."monitör"...gitmek istiyorum şuraya...si iz for kuki, buzdolabına gidelim mi..."mutfak oyunu"..."
Derken hemşiremiz geliyor, hiç bitmeyen monitör biplerini çözmek isterken, Nehir'in çığlıkları kapladı oyun odasını. Birkaç dakika sonra, sakinleştik.
"Si iz for kuki...Alo, hah, çıktık yiyoruz, şimdi emmm, bir şey yapacağız, siz oyun oynuyosunuz mu, biz daha pişirecez, bay bay, anne, bak kavve, ılık, yere çilek düşmüş, bir tabak bulalıım, tattitittatti..."
İşte hastane günlüğümüz. IL-2 ile günlerimiz kolay.
Subscribe to:
Posts (Atom)