Friday, July 15, 2011

Haydi Koşuya

Ah evet, ne zamandır aklımda, da nasıl toparlarım diyordum.

Aslında bu tür, yani "walk-to-run" programları internette bulabilirsiniz. Bu bizim yapmış olduğumuz.

Toplamı 12 hafta

Genel: salı, perşembe ve haftasonu bir gün. Yani haftada üç kez. Salı günleri "aralıksız", perşembe günleri "aralıklı", haftasonları ise süreye bağlı, kendinize kalmış.

Program:

1. Hafta Salı: Sadece Yürü Perşembe: 1K/9Y x 3 Pazar: Y/K 30 dakika

Yani, salı günü 30 dakika yürüyüş, perşembe günü, 1 dakika KOŞ, 9 dakika YÜRÜ, ve bunu 3 kez yap, toplam hep 30 dakika olacak. Haftasonu nasıl istenilirse, yürü/koş, 30 dakika, sonra süre artıyor.

Aşağıdaki şekilde artarak gidecek

2. Hafta Salı:3K/27Y Perşembe: 2K/8Y x3 Pazar:Y/K 30
3.Hafta Salı:6K/24Y Perşembe: 3K/7Y x3 Pazar:Y/K 30
4.Hafta Salı:9K/21Y Perşembe:4K/6Y x3 Pazar: Y/K30
5.Hafta Salı: 12 Perşembe:5K/5Y x3 Pazar:Y/K30
6.Hafta Salı:15 Perşembe:2.5 km Pazar:Y/K35
7.Hafta Salı:18 Perşembe:6K/4Y x3 Pazar:Y/K35
8.Hafta Salı:21 Perşembe:7K/3Y x3 Pazar:Y/K40
9.Hafta Salı:24 Perşembe:8K/2Y x3 Pazar:Y/K40
10.Hafta Salı:27 Perşembe:9K/1Y x3 Pazar:Y/K45
11.Hafta Salı:30 Perşembe:5km Pazar:Y/K45
12.Hafta Salı:30 Perşembe:30 dakika Pazar:Y/K45

Dikkat edilecek noktalar(bana söylenenler):

1. Başkalarıyla yarışmayın.
2. İyi bir koşu ayakkabısı edinin. Eski olmasın. Ve koşu için olsun.
3. Isınma hareketleri yapın, 10 dakika. Bunları youtube dan bulabilirsiniz.
4. Öncesinde mideniz çok dolu olmamalı, veya susuz...Bu konuda bedeninizi dinleyin. Örneğin, "sancı" giriyorsa, bunlarla ilişkili olabilir.
5. Genel kural: Bedeninizi dinleyin, durmanız gerekiyorsa, durun. Programı yavaşlatın.
6. Nefes alın, ağızdan, burundan karışık, kural yok. ama alın!
7. Omuzlar rahat olmalı, ve dik bir duruş, karın %50 içeri çekik, göğüs kafesi açık.
8. Ayakların basışı, doğru olmalı. Bu konuda da youtube dan yararlanabilirsiniz.
9. Eğer zorlanırsanız, yavaş koşun ama sürelere sadık kalın.
10. İdeal adım sayısı, dakikada 180. Ben henüz tutturamadım, ama başladığımda 160 gibiydi, amaç biraz biraz arttırmaya çalışmak.

Benim deneyimim:

Başlangıcı zor, 1 dakikadan üçe geçiş, sonrasında, 6 ve 9...Ama bir bakıyorsunuz 20 dakikaya gelince, bayağı bayağı koşuyorsunuz.

Unutmayın koşu aslında dizleri zorlayan bir spor. Ben de ara ara zorlandım. Zorlanınca, bırakıp, spor salonuna gidip, "elliptical" gibi kardiyo aleti yaptım, dizlere yüklenmeden. Yani, lütfen, "eğlenceli" ve "yararlı" olduğu sürece yapın, ızdırap olmamalı, veya sakatlığa yol açmamalı.

Eylülde, Nehir'i anısına düzenleyeceğimiz koşuya (fun-run) şimdiden bekliyoruz!!! Madem!!!!

Bununla ilgili çalışmaya yeni başlıyoruz, ilerledikçe, ilerleyince daha detaylı bilgi veririm, ama heyecanlıyım!

NOT: Bugün Elif Hanım mail atınca yazayım dedim. Koşuyu İTÜ Ayazağa Kampüsünde ve KACUV (Kanserli Çocuklara Umut Vakfı) yararına yapacağız. İTÜden tarih almayı bekliyorum, resmi izni. Haftaya da parkur işine bakacağım. Bir yandan da yapılacaklar listesine göre çalışma programı. Herkes koşmayacak!! Meraklanmayın! Amaç, biraraya gelmek, Nehir'i yine onun seveceği şekilde anmak ve Nehir'in arkadaşlarına yardım etmek.

Gönüllülere ihitiyacımız olacak, ve bu "event"i duyurmaya. Ama önce biraz çalışma yapmalıyım! Bilgilendirmeye devam edeceğim.

Saturday, July 9, 2011

Anılar İçinde Varolmak

İki haftayı biraz geçti...

İnişler çıkışlar devam.

Evde rutine giremeyen tek kişi benim. Leyla'yı hemen yaz okuluna göndermeye başladık. Hem spor yapsın, hem de evde tek başına, komşu çocuk da yok burada, kalmasın diye. Babişko, servisle de gidip geldiği için, belli saatlerde gidip geliyor.

Ben ise çabalıyorum. Metro ile mi gitsem, arada taksi, acaba araba, aklımda eski Vespa'm. Evin işlerini nasıl düzene koysam. Sporumu nasıl düzene koysam. Yani gündelik hayatımı bir düzene sokma çabasındayım. Yeni rutin yaratma çabası. Kadının "juggle" etme halleri. Bazı günler daha verimli, bazıları değil. Ara ara gece uykum kaçmış bir halde uyanıyorum.

Etrafım anılarla çevrili. İşte bu zor. Şaka bir yana hep aynı yerde yaşamışım. Bu büyük bir lüks, ama bir yandan da sokağa her adım attığımda, sanki 30 yılın içinden geçiyorum. Genç kızlığım, genç kadınlığım, sadece Leyla ile olan hayatım, Nehir, Nehir sağlıklıyken, Nehir hasta iken...

Sanıyorum, 2008 kasımdan bu tarihe olanlar beni o kadar şaşırttı ki, o ara o kadar başka türlü yaşadım ki, şimdi başka bir gezegen veya yüzyıldan geri ışınlanmış gibiyim.

Varolmanın dayanılmaz ağırlığı, hiç çıkmıyor aklımdan. Tam da böyle. Üzerimde büyük bir ağırlık. Ve "Nasılsın" soruları. "Nasılsın, iyi misin?" sorusuna dayanamıyorun. Çünkü, "Hayır, iyi değilim" demek istiyorum. "Çok şükür" demek içimden gelmiyor. Beni en çok zorlayan, işte bu gündelik hayattaki bu sıradan, laf olsun diye sorulan, yanıtı da hep belli olan soru. Belli değilmiş meğer.

Bir geçiş dönemi bekliyordum. Çok ağır bir depresyona girmeden, hafif hafif, alışmayı umuyorum. Bu hafta yataktan dahi kalkamayacak hissettiğimde, kendimi kaldırıp, spora gitmeyi başardım. Çıktığımda düzelmiştim. Geçen pazar sabah 5.30'ta uyanıp, Belgrad'a gidip, koşunca, kendimi iyi hissettim. Bütün iş spor yapmakta benim için. Ne olursa olsun, sürünsem de yapmalıyım. Başka türlü kendimi ayakta tutmakta çok zorlanıyorum.

Şu rutini bir oluşturabilsem.

Bazı yerlere gitmek istemiyorum. Nehir'le gittiğim. Hasibe Hanım örneğin. Kapısından adım attığımda, ağlamaya başlayacağımı o kadar iyi biliyorum ki, "Nasılsınız" sorusuyla...Gitmedim. Ne yapacağım, nasıl alacağım sebze meyveyi, organik, derken, Kanyon'da cumaları organik stand açılır olmuş. Beni kurtardılar. Üstelik çok da tatlı kadınlar. Bana çiğ bamya yedirdiler, derken acur. Ben sertifikaları, ürünlerin yörelerini sordum. O sırada, esas ilgili genç adam geldi. Yüzü tanıdık geldi, ama çıkartmam, hele bu aradan sonra, çok zor. O beni tanıdı. Feriköy'deki pazardan. "Saçlarınız uzundu", dedi. Ben de hatırladım. Nehir'e bol bol kırmızı üzüm aldığım tezgah. Genç adamların olduğu, güzel de muzları olurdu. Taa, 2008 ve öncesi. "Çocuklarla gelirdim, evet" dedim. Böyle olunca Kanyon'daki tezgah benim için yakınlaştı. Keçi sütünden peynirler, terayağ, yan masada organik sabun, şampuan...Fiyatları henüz karşılaştıramadım. Ama çok önemli değil, bu kadar anı içinde "yeni"liklere ihtiyacım var.

Arada "eski"ler hoşuma gidiyor. Levent'te hep alışveriş ettiğim kırtasiye vardır. Genç bir adam, dükkanda büyüdü, hala da adını öğrenmedim, buranın hala tutunuyor olmasını çok seviyorum. Zaten çarşıda değişmeyen, düşüneyim, Venüs, Merkez, belki de bu üçüncü yer. Oraya girdim, fotokopi için. Sağıma baktım, "moleskin" ajandalar! 2008'te ilk kez almıştım... İki tane var, içleri dolu. Saklıyorum. Gündelik, okulla ilgili yapacaklar derken Nehir'in hastane notlarını alır olmuştum. Bloga başlamadan önce. Sonra, TR'ye dönerken yenisini almıştım, o çok dolu değil...Gelmeden önce arayıp durdum, 18 aylık olanını, bulamamıştım. Meğer çıkmamış. Levent'te, küçük kırtasiye dükkanında buldum. Çok satmadıkları için sipariş vermemişler, ben isteyince, aradı, buldu, ertesi gün geldi. İşte, böyle basit anlarda, bu "tanıdık"lık hissini, "küçük" dükkanları, "mahalle"de olmayı çok seviyorum.

Dün ara ara yokladığım sitelere baktım. Kanserle mücadele eden. Güneş, iyi değildi, uzun süredir. Bekleniyordu. Ama bekleniyor olması kolaylaştırmıyor. Ayşegül ve Mustafa Güneş'lerini kaybetmişler. Yoğun bakımda, makinede iken dört yaşında olmuştu. Çok mücadele ettiler. Güneş huzur buldu artık. Allah Işık'a, Güneş'in ikizi, uzun ömür versin.

İşte, hayat karmaşası.

Sunday, June 26, 2011

İstanbul: Yeniden.

Uçtu uçtu, kuş uçtu... Derken geliverdik. Çarşamba günü vardık.

Öncesi: Ayıklama, toplama, sığma, sığdırma...ve vedalaşma. Önce Ithaca'ya veda ettik. Biraz zor oldu. Temiz havalı, sakin, yeşil Ithaca aklımızda, gönlümüze de tahtını kurdu. Edindiğimiz arkadaşlıkları saklıyoruz. Beslemeye devam edeceğiz. Ithaca'ya güzellemeyi yazacağım, sonra.

Araba kiraladık ve NY'a geldik. Uçağımız gece olduğu için zamanımız vardı. Önce Leyla için denklik belgesi aldık, konsolosluktan. "Dönüşte alıması güç olacak", dedi, eğitim ateşesi. Ben, önce anlamadım, "Sanmıyorum, eski okulunu çok seviyor", deyiverdim. Meğer, aradaki eğitim farkını söylüyormuş... "Ah", dedim, "Evet, bütün iş çocukların eğlenmesi burada". Ateşe, gülümsedikten sonra, "Ama biz de çok zorluyoruz", dedi. Düşündüm, doğru. Arada bir yerde denge kurmak lazım. Biraz akademik zorlama, bence iyi, ama nerede duracağız. Öğrenirken eğlenmek de önemli, ama orada da durmak gerekiyor...

İşimiz çabuk bitince, RMH'ye uğrayalım dedik. Yakına RMHnin önüne parkettik. Leyla heyeceanlandı, "RMH!!!". Tam arabadan indik, Maria'yı gördüm. Kızı Leyla ile yaşıt, ahbap olduğum, ve çok sevdiğim iki anneden biri. Biliyordum, o tarihte NY'ta tarama için olacaklarını ama haber vermemiştim, uğrayabileceğimizden emin olmadığım için. Sarıldık. Yanlarında geçen yaz, Leyla'nın çok sevdiği yaz kampı ablası. Leyla'yı görünce o da sevgiyle sarıldı, "Hadi gel içeri, Ben -başka bir abi- içeride ona mutlaka merhaba de" deyiverdi. İçeri girdik. Kapıdaki görevli ile selamlaştık bu kez...Çalışanlara merhaba dedik. Artık eve döndüğümüzü, ve güle güle demek için uğradığımızı anlattık...Leyla oyun odasına gidiverdi. Yenilenmiş. 5 dakika içinde kartondan bir araba yapmıştı bile. Biz aşağıya indiğimizde, geçen yıldan bildiğim birkaç çocuğu gördüm. Hala tedavide olan. başka çocuklar gördüm... Yüzleri, kemodan, beyazlamış, soluk... İçimden, hasta görünüyorlar, dedim. Oysa bir yıl önce Nehir de böyle iken, belki de, ne kadar da normaldi herkes bizim için. Şimdi, "dışarıdan", farklılaşmıştı her şey. Bir kız çocuğu gördüm. Saçı dökülmüştü. Hala tam çıkartamadım, geçen yıl, saçı vardı ama eminim. Aklıma takıldı, acaba nüks ettiği için mi öyleydi. Karmaşıklaştım orada.

Sonra dışarı çıktık. Babişko, "Haydi, Üsküdar'da birşeyler yiyelim," dedi. Leyla heyecanlandı, "Mantııı" diye. Gittik. Hüseyin Bey yoktu. Ortağı vardı. Sipariş verirken, "Sizin bir de küçük çocuğunuz vardı değil mi", deyince, ben koyverdim tabi. Adamcağız da ne yapacağını bilemedi, "Hayat devam ediyor" gibilerinden birşeyler dedi, içeri gitti. Derken Hüseyin Bey geldi. Onun la da biraz sohbet ettik. Böylece Üsküdar'a da veda ettik. Çamlıca gazozu, mantısı, nefis etli yaprak dolması, ve her zaman çok ilgili, saygılı, beyefendi Hüseyin Bey'i görerek.

Çıktığımızda bir saatimiz vardı. Bu kez, "Haydi, Central Park'a yürüyelim", dedim ben. "Uçağa binmeden biraz yürümüş oluruz". Arabayı zaten RMH'den sonra otoparka bırakmıştık. Babişko ve Leyla'da tekerlekli çantalar, benimse sırtımda sırtçantam. Yürümeye başladık. Bir anda farkına vardım. Sırıtmdaki çanta, yürüdükçe ağırlaşınca. Nehir'e veda ediyorduk, tipik bir hastane gününü yeniden yaşayarak!

Parka gidip, bir banka oturduk. Derken, babişko, kafasini eğiverdi. "Ne oldu?" diye sordum. "Kafamdan bir böcek uçtu sanki" dedi. Bir saniye sonra, baktık, bir kelebek. Geldi kondu babanın omzuna. Ve gitmedi. Oturduğumuz bir saat boyunca, babanın omzuna geldi, uçtu, tekrar geldi, benim bacağıma kondu, bankın arkasına...bizimle kaldı. Artık gitme zamanı geldiğinde o kelebeği orada bırakmak istemedik. Ayrılmak çok zor geldi. Zaten tüm bu vedadan zorlanan ben oracıkta da ağladım, ağladım, ağladım. Nehir'imin bir parçası hep orada, biliyorum. En sonunda kaltık. Baktık kelebek bir genç kızın kitabına kondu bu kez. Baba dediki, "Herkese konuyor bu". Ben de, "Kendine arkadaş buluyor" dedim. Çok duygu yüklü bir veda oldu, olması gerektiği gibi. Sürrealdi, yaşadığımız her şey gibi.

Gelince Carole'a yazdım. Dediki, "Nehir'i bize bıraktığını düşün, bu seni rahatlatır" dedi. Gerçekten de, böyle düşünmek. Üstelik, annesi Upper East Side'da yaşadığı için, sık sık onu ziyarete gittiklerini, artık Üsküdar'ı, RMH'yi daha iyi tanıdıklarını bilmek, beni rahatlattı.

İşte böylece uçağa gittik. Leyla, havaalanında, "O kelebek gerçekten Nehir miydi?" diye sordu. "Bilmiyorum, ama biz öyle hayal ettik", dedim.

Vardık. Leyla gece yastığa başını koyduğunda, "En sonunda Türkiye'ye geldik" dedi. Döndüğümüz için en mutlu o. Ara sıra anlattıklarından özlediği şeylerin, küçüklüğünde birlikte yaptığımız şeyler olduğunu anlıyorum. Anıları var. Çocukluk anıları. Mutlu anıları. Birlikte.

Bazen üzülüyorum, Leyla'nın hatırladığı annesinden farklılaştım diye. Daha üzgün, daha sabırsız, daha az birlikte bir şeyler yapan bir kadına, anneye dönüştüm. Leyla, bu anlamda, sadece kardeşini değil, ailesi de kaybetti. Umuyorum, hem babişko, hem ben, biraz daha iyileşir, biraz daha gülümser hale geliriz ve yeniden mutlu anılar biriktirmeye devam ederiz.

Bize soruluyor ya hep. Burayı mı özlediniz, Ithaca mı...Nerde yaşamalı.

Hiç farketmiyor. Her yerde o boşluk var. Mekan farketmiyor ki, yaşadığımız esas zorluk içimizde.

Evimizde olmak hem güzel, hem zor. Nehir'in hayali gözümde. Onunla ilgili imgeler gözümün önünde. Bu hem zor, bir yandan da güzel. Ya da bu imgelerin bana kendimi daha iyi hissettireceği bir an gelecek diye umuyorum, diyelim.

Ha bir de, yazmayalı, Leyla'm 10 yaşında, bense 42 oldum. Hatırlayıp da yazanlara içten bir teşekkür!! 40 yaşımdan beri her yıl sanki bin yıl ekleniyor üzerime. Neyseki, dünkü başarısız mahalle arası koşu denemem, bugün Boğaz'da başarıyla sonuçlandı. Ve ben kendime gelmeye başladım. Baksanıza oturdum, yazdım en azından!

Hoşbulduk!

Not: Koşu programını yazacağım, zaten eylülde hep birlikte koşacağız inşallah! Hazırlanmakta fayda var yani!!

Tuesday, June 7, 2011

Ara

Evet, uzun oldu ara. Olmuş.

Bu kez dönmeye yakın, önce biz kısa bir gezi yaptık. Sarper ve Serdar Amca'lara. Çok eskiye giderseniz, bizi Houston'da ziyarete geldiklerini hatırlarsınız. Nehir ile birlikte, Houston'daki sevgili restoranımız İstanbul'da yemek yemiştik, hep birlikte. Güzel günlerimizde.

Bu kez biz onları ziyarete gittik. Sarper'in (Andrea'nın) ve Serdar'ın evsahipliğinde, yedik içtik... Annelik-babalık, çocuk yetiştirme üzerine "derin"leştik. Kadın-erkek, anne baba farklılıklarımızı konuştuk.

Sonra da Washington DC'ye gittik. Bu kez, Leyla, küçük Leyla ile karşılaştı. Yine babişkonun eski bir dostunda, Ayşe'de, kaldık. Aaa, yazınca hatırladım, iki Leyla arasında bir dilek tutsaymışım. Gerçi, benim bir dileğim vardı hep. O da olmadı.

Washington'u çok sevdim. Tam bir başkent havası var. Biraz Paris'e benzetmişler. Müzelerini gezdik. Leyla, en çok havacılık müzesini sevdi. Bir de yeni bir müzesine gittik. "Newseum". Habercilik müzesi. Bu, ilginç oldu. Leyla'yı bunca yıl, kötü haberden saklayıp, pat diye önüne tüm yılların savaş, ve felaket fotoğraflarını çıkarmak, habercilik açısından ilginç ama annecilik açısından felaket oldu. Kendime sıfır puan verdim. Nasıl da düşünemedim. İçeri girince de, girmiş olunca, bilemedim. Katrina, 11 Eylül, depremler, savaşlar. En zoru Pulitzer ödüllü fotoğraflarıydı. Hani meşhur Vietnam'daki koşan çocuk fotoğrafı... Neyseki, diyebilirim, Bin Laddin öldürülünce, tüm 11 Eylül hikayesini öğrenmiş olmuştu, okulda, en azından bu olay yepyeni olmadı. Sanıyorum, yaralı bir asker görüntüsü ona en çok dokundu, bakalım kaç yıl zihninde yer etmiş olacak. Hani bir yerden, gerçek hayata başlamak lazım da, bu çok yoğun oldu.

En çarpıcısı ise, basında özgürlik haritasıydı. Türkiye, "yarı özgür" diye sarıya boyalıydı. Ama kırmızıya gelmesine sadece dört puan kalmış! Leyla'ya özgür habercilik konusunda, tarafsız habercilik konusunda bilgi oldu. Tüm dünyaya baktık, en özgür yerlere...İskandinavya tabi. Yazık ki ne yazık.

Eğlenceli bölümü ise, yaptığımız kısa haberdi. Leyla bir basket maçınının açılışını yaptı, "prompter"a bakarak. Ben ise yılların birikimiyle, "Beyaz Saray" önünden bildirdim!!! Ama görüntüyü izlediğimde gül gül yerlere yattık, zira prompter a bakarken, şaşı olmuşum! Muhabir deyip geçmemeyi öğrenmiş oldum. Gözler nasıl yerinde kalıyor bilmiyorum!! Bu da mı yaşla ilgili acep?

Habercilik müzesi, gittiğimiz ilk müzeydi ve sonraki havacılık müzesi ve "casus" müzesi Leyla'nın zihnini dağıtmış oldu. Casus müzesine ben önce itiraz ettiysem de, "suni" bulduğum için, tabi ki en çok onda eğlendik. Girişte kimlik değiştirdik, aralarda sorguya çekildik, bir misyon bitirmeye çalıştık. Casus numaraları öğrendik. En zevklisi, havalandırma borusunda yürüyüşümüzdü! Tüm çocukluk fantazileri gerçekleşmiş oldu. Şimdi ben fantazi yazınca, "yasaklı" olacak mıyım acaba??

İşte bu geziden sonra, döndük. Bu kez halalar bizi ziyarete geldiler. Sanıyorum, böyle hayal etmemiştik buluşmayı. Tuhaf oldu. Dört kuzen yerine, üç. Mina, Nehir'den bir ay küçük... Kalbim yanında Nehir'i aradı. Yine de iyi başaçıktık, hem Mahmut, hem ben. Zaten Zeynep'ler bize çok iyi zaman geçirttiler. Yine yedik, içtik. Sanıyorum Türk Türk'ü bulunca yemek yemek kaçınılmaz oluyor!! Ithaca'da bir haftasonu var, her yer kalabalık O da Cornell'in mezuniyet günü. Onu yakalamış olduk! Her yer ana baba günü, sanırsın ki koca şehir burası. Restoranlarda yer yok. Ama güzeldi. Hep birlikte Ney York'a gittik. Cengiz Amca'ları da gördük. Ben Yaprak'ı da gördüm. Bir de baktım Gözdem gelmiş. Yani genel bir "re-union"du!!

New York'u ne yapacağım bilmem. Her gittiğimde, Nehir'den bir parça oradaymış gibi hissediyorum. Bu kez, Central Park'ta koştum. Evet. Koşarken bir baktım, Nehir'i götürdüğümüz parkın yanındayım. Tuhaftı. Nasıl da yorgundum o zamanlar. Ama her seferinde illaki götürüyorduk. Sıcak havada, bacaklarım bedenimi taşımakta zorlanırken. Üstündeki çanta ile ağırlaşmış arabayı itmekte zorlanırken. Ama parka ulaştığımızda, Nehir'i temiz havaya, yeşile götürmüş olmanın huzuruyla rahatlıyordum. Rahatlıyorduk. Banka oturuyorduk. Leyla ve Nehir parkta oynuyordu. Nehir, hele güçlü zamanlarında, ayağa kalkıp, yürüyordu, kayıyordu, sallanıyordu... Yine güzel günlerimiz.

NY'ta iken, güzel bir tesadüfle, hayatını nöroblastomdan kaybetmiş Alex'in, ailesinin kurmuş olduğu vakfın, Toys R Us ile anlaşma yaptığı ve açılış günü haberi geldi, e-posta ile. İki ay boyunca vakfa destek olacaklarmış. Biz de açılışa gittik. Sandra da geldi Mark ile. Orada buluştuk. Alex'in Lemonade Stand'i temasını kurmuşlar. Times Squaredeki büyük mağazaya. Alex, dört yaşında iken, "Ben limonata satmak ve gelirini hastaneye bağıişlamak istiyorum "demiş. Ve annesi babası ile bu hareket büyümüş, ve vakfa dönüşmüş. Bu çok çok önemli bir destek. Dünyanın en kalabalık oyuncakçı mağazasından biridir herhalde.

Biz de sabah erkenden gittik. Alex'in annesi ile konuştuk biraz. "Bana en zoru ikinci yıl geldi, herkes birinci yılı söylüyor" dedi. "Daha iyi olacaksınız" deyiverdi.

En çok ama Sandra'nı anlattığı dokundu bana. Mark'a insan vücudu kitabı almışlar. Beyin bölümüne geldiğinde, "Nehir'in yarası neredeydi? Burada mıydı?" diye sormuş. Sonra da, "Ölmesi gerekli miydi?" demiş. Ham Mina, hem Mark büyüyorlar. Mina'yı fiziksel olarak çok değişmiş gördüm, Mark ise biliişsel olarak beni çok etkiledi. Nehir'in varlığını ve yokluğunu anlayıp, kafasında bir şekilde süzmüş olduğunu görmek beni çok duygulandırdı.

İşte ara böyle bir ara idi. Şimdi yazınca, yine yoruldum. Kimi zaman duygusal olarak, kimi zamanda fiziksel olarak çok yoğundu. Tüm bunlardan sonra Ithaca'ya döndüğümüzde, içimi bir huzur kapladı. Bir şekilde, hem ben hem babişko, asabi mişiz. Onu anladım. Bir yandan "normal" yaşarken, içimizde bir sürü duygu geliyor gidiyor. Etrafa rahat görünüyoruz diye kendimizi sıkıyoruz kimi zaman. Ithaca'daki sakinliğe dönünce, sanki ikimiz de gevşedik. Hatta Leyla da. Leyla'nın ilk söylediği, "Biraz sebze yiyelim" oldu!

Şimdi dönüş toplanmasına başlayacağız. Başladık biraz biraz.

Bugün kütüphanedeyim. Buradaki işimi bitireceğim!



Monday, May 16, 2011

Gözyaşları Hiç Durmazmış

Anladım, bunu da anladım.

Bu ara üstüste geliyor. Önce tatlı Esther'in gidişini öğrendim. Derken, bu yaz tanıdığım, bir nöroblastom annesi facebook'taki Nehir ve Leyla'nın fotograflarina, basitçe "güzel" deyivermiş... Ama beni aldı mı bir dalga yine.

Sonra da Christine ile buluştuk. Christine bana Ithaca'nın bir hediyesi. Yaşadıklarımız benzer, yaşadıklarımız karşısındaki tepkilerimiz, mücadelemiz. Ve Christine ve eşi, kızlari Mira adına kurdukları vakıf aracılığıyla çok güzel işler yapıyorlar. Buluştuğumuzda neler yaptığını, bizim TRde neler yapabileceğimizi de konuşuyoruz. Güzel kalbi kadar, bir de o kadar güzel bir aklı var. Benim gözlerim kahverengi açılırken, onunkiler de mavi mavi açılıveriyorlar sohbet ederken! Aslında hayalim, İstanbul'da yapacagimiz bir etkinlikte onu da görmek.

Christine ile laf lafi açtı, birdenn yoğu bakımda yaşadıklarımızı konuşur olduk. Dökülüverdik. İkimiz de...

Güzel bir şey söyledi. "Hardship" ve "tragedy" farklı şeyler; bizimki trajedi dedi. Evet, dedim. Hiç olmaması gereken bir trajediydi ve bu yükle yaşamak çok zor.

Bugün de üyesi olduğum nöroblastom ailelerinin e-posta listesine bir e posta geldi. Bir anne, çocuğunu kaybetmiş olan ailelere yardımcı olmak için bir websitesi oluşturmuş. İngiltere'de. Baktım. Oğlu, Nehir'le yaşıtmış... aynı dönemde tedavideymişiz. Onlar temmuz ayında kaybetmişler... Yine bir fasıl aldı beni, tabi.

Bu websitesinde, zaman zaman etraflarından yeterince anlayış göremediklerini yazmışlar.

Düşündüm.

Şanslıyız, diye. Nehir'in ilk teşhisinden beri yalnız kalmadık, bırakılmadık. Ithaca'ya bizi kimsenin tanımadığı bir yere bile gelince, destek aldık. Karşımıza hep anlayışlı insanlar, yeni dostlar çıktı.

Teşekkür ediyorum, yine, yine, yine.

Buradaki arkadaşlarımdan, Meral beni gülümsetiyor. Florida'ya gitti. Bana telefon edip, "Bak, şöyle bir site buldum" dedi, geçenlerde. Okumalıymışım. İyi gelecekmiş. "Hadi, seni gülerken görmek istiyorum, gözündeki hüznün geçtiğini görmek istiyorum" dedi.

Gülümsedim. İçimden, "Nasıl anlatsam, bu hüzün benimle, benim parçam. O benim Nehir'im", diye düşündüm.

Feride yazmış....Kendi dertlerini anlatmış... sonra da baktım iki kez, "Şimdi sen neler yaşıyorsun kimbilir" demiş. Bu kez, "Hay Allah, arkadaşlarım bana dert anlatamaz oldular, benimkinin yanında önemsiz" diye. Oysa... üzerine düşünmediğimiz sürece, hepimizin derdi kendine büyük. Zaten genel kural bu değil mi?

Feride'ye yazdım: "Bomba gibiyim. Sen blogspot kapalı, okumuyorsun tabi. Koşmaya başladım. 20 dakikaya çıktım. Ve kütüphaneye gider oldum. Hem çalışıyorum, hem de fiziksel olarak kendimi toplamaya başladım" dedim. Sonra da ekledim, " Derinlerde yaralıyım, ve o yara hiç kapanmayacak".

Zamanla kabuk bağlamayacak. Sızısı azalmayacak. Bana eşlik edecek. Ben gülümserken, kahkaha atarken bile orda olduğunu bileceğim. Bu zor. Ama yapacak bir şey yok.

Websitesini hazırlayan anne, "Sadece üzerinde oğlumun ismi oduğu için boş bir ilaç şişesini bile atamadım" demiş... Aklıma yukarıdaki kutuda duran ilaç şişeleri geldi. Onlarca ilaç. Hastane çıkışı, yorgun eczaneye yürüdüğüm gün aklımda. Nehir'e o eczaneden aldığım "canavar" elindeydi, son günlerinde. Her yerine yarabandı yapıştırmıştı. Onu kaybettiğimizde farkettim. Başı ve karnındaydı bütün bantlar. Nehir'in ameliyat yerleri! Yaralıydı bebeğim benim.

Ah, Nehir'im seni çok özlüyorum. Özlüyoruz. Bunu kaç kez yazdım, bilmiyorum, ama bilginiz olsun, saymayacağım, ve yazacağım.

Monday, May 9, 2011

Nehir'in Arkadaşları

Dün anneler gününde, Ithaca'da çok güzel bir havada, dışarıdaydık, huzurlu bir gündü diye yazacakken...

Bu sabah, ne zamandır, arayamadığım, RMH'de, annesi benim, kızı Nehir'in arkadaşı, Dorit'e anneler günü mesajı attım. Biz RMHden ayrılırken, Nehir'in arabasını, kocaman bebeğini, masasını Esther'e bırakmıştık. RMH'de bana sarılmış, beni dinlemiş tatlı Dorit. Dorit'in annesi, İzmir'den Amerika'ya göçmüş bir yahudi idi. Dorit, bu kökle belki de müthiş sıcakkanlı bir kadın, tam bir Akdeniz'li idi. Florida'dan gelmişlerdi. Karı koca kızlarıyla ilgileniyorlardı. Bu anlamda bize benziyorlardı.

Esther cuma günü hayatını kaybetmiş.

Esther, Nehir, Rachel... Üçü tedavideki yaşıt minik kızlardı. Hepimiz RMH'de kalıyorduk. Hepimiz benzer rutinler içinde hastanede, klinikte karşılaşıyorduk. Kızlar, bir minik oyuncağı paylaşamıyorlardı. Şimdi o oyuncak bende. Nehir için saklamıştım.

Şimdi o oyuncak tüm tatlı çocukların anısı.

Önce Nehir'i kaybettik. Birkaç ay sonra Rachel'ın haberi geldi. Bugün de Esther'in.

Biri müslüman, biri hristiyan, biri yahudi... üç tane elbise giymeyi, evcilik oynamayı, boya yapmayı çok seven üç minik kız. Üçünün de ruhu bir yerlerde buluşur umarım.


Monday, May 2, 2011

Bir Mayıs Derken 2 mayıs

Dünya dönüyor...

Leyla 1 Mayısta, ilk kez para karşılığı iş yaptı. Amerika'da, Amerika'lı aile olduk yani. Bahçedeki, akçaağaçlardan (maple trees) düşmüş olan, ve yeşermiş olan, minik akçaağaççıkları diyeyim, topluyor. Yüzlerce var. Doğa nasıl bir harika! Düşen tohumlar baharda hemencecik, yeşermişler! Bir ay kadar önce iki yapraktılar, şimdi dört olmuşlar!!

Topladığı kök başına 5 cent alıyor. Ben, tabi dayanamadım, bir de iş sonunda 20 dolar vereceğim, "bonus".

Bu işi nasıl anlatırım derken, karşı komşunun kızıyla oynarken, meğer oradaki baba da aynı işi teklif etmiş, kök başına 1 cent vererek. Ben piyasayı biraz bozdum! Bizimkinin gözleri parladı... Hmmm, acaba bu "child labor" altına giriyor mu yaw, hiç düşünmemiştim.

Hepsini bitirmesini beklemesem de, "parça başına iş yapmayı" anlamış oluyor. Planlamasam da, "işçi bayramına" denk gelmiş olması, bence çok anlamlı bir tesadüf oldu.

Biz de böylece kutlamış olduk işçi bayramını. "Anlayarak".

Bahçeye çıkmadan önce ise, bana dönüp, "Anne, benim cüzdanımdan almazsın değil mi parayı" demez mi... güleyim mi ağlayayım mı, nasıl bir güven bu! "Sömüren" işveren yaptı beni! Aslında cazip tabi!!!

...

Cumartesi günü ise, babişko ile okula para toplama amaçlı, 5K koştular. Yani yürüyüp, koştular. Ben dizim ağrıyor diye, izledim. Şaka gibi, ben bir dakika üç dakika diye yavaşça arttırırken, ve altıncı dakikada "sakatlanmışken", bizimkiler "hop" koşuya katıldılar. Neyseki ikisi de tümünü koşamadı. Yoksa bendeki karizma, sıfırlanacaktı!

...

Üç gün kadar önce insanlardaki intikam duygusunun ne kadar yüksek olduğuna dair birşeyler okumuştum...

Bu sabah, Bin Ladin haberini okuyunca, bunu hatırladım. ABD iç politikası ve Obama için ilginç bir "dönüş" yaratacağı kesin. Neden 10 yıl sürdü, bilinmez... Vallahi, politikanın bu derinlikleri beni fazlasıyla aşıyor.

Ama işte dünya dönüyor.