Bekleme salonunda teenager bir çocuk, kokular saça saça pancake yediği için, Nehir "acıktım, kahvaltı, peynir" demeye (sesini gitgide yükselterek tabi) başlayınca, acil, Babanın bilgisayarına Barney koyup...en tipik hastane distraction'ina (hastaene içerisinde her yerde, TV, VCR, DVD var) başvurduk. İşe yaradı!
Sonra, bizi içeri çağırdılar, işlemi anlattılar, "groin" bölgesine bir kateter takacaklarını, uyutarak, işlemden sonra çıkarılacağını (üst kattaki hemşirelerce)...İyi...Ve fakat, toplama işlemi sırasında, bizim düşüdüğümüzün aksine uyanık olacağını söylediler. Biz "nassı yani" dedik...Nehir'in üç, dört saat kıpırdamadan durmayacağını söyledik...Hep yapıyoruz dediler, biz de "iyi, siz uğraşırsınız" dedik.
Derken, erkek hemşiremiz geri geldi, "Hemoglobini çok düşük (7,4....11,12 olması gerekirken), blood transfusion gerekebilir, doktorlarla konuşacağım" dedi...ve gitti...ve bir saat geçti! Aslında buraya geliş nedenlerimizden biri de bu...o, ona, o, ona...en az üç kişi karar veriyor...yavaşlık oluyor bazen, ama içimiz rahat oluyor.
Gerçi, ben önce aklımdan, sonra da Mahmut'a, "Blood countları, yukarıda gördüklerine göre, neden öngörmediler" diye sordum. Bir de şöyle bir durum var. Katlar (yani bölümler arası) arası, birbirlerinin işlerine karışmıyorlar, herkesin farklı bakış açısı olabiliyor...
Neyse, sonunda OK...dediler...ben de "neyseki" dedim...çünkü, Nehir omzumda uyumaya başlamıştı, açtı, bir sonraki güne kalabilirdik...vs,vs...bir yandan da, "inşallah, risk almıyorlardır" diyordum.
Sevgili kızımı hemen uyutacaklarını sandılar ama yanıldılar, Nehir'cim, beni bırakıp da yatağa, uyur hale bir türlü gelmedi...dört beş dozdan sonra, sonunda beni bıraktı. Erkek hemşire de "I am happy when they fight us, more worried, when they don't" dedi...Tam benim de düşündüğüm gibi.
Bizi bekleme odasından çağrıdıklarında, uyanmış, ağlıyordu bile. Şimdi komik bölüm. Kateter takıldıktan sonra, 8. kata geri çıkacaktık. Recovery Room'daki hemşirenin acemiliği, muhtemelen, "Yolu biliyor musunuz, çıkabilirsiniz" dedi, biz de Nehir'i alıp, asansörle çıkıverdik.
Sekreter, "ne için geldiniz", diye sorup cevabını alınca, içeriye telefon etti, birkaç cümle sonra, "The kid is right here, in the lobby" dedi.
Biraz sonra gelen hemşire, "Sizi aşağıdan nasıl bıraktılar" diye şaşkınlıkla içeriye geri döndü. Hani hep, kapıdan kapıya teslim var ya...
Anlaşılan, saat tam 11.35 iken yukarı çıkınca biz, hepsini öğle tatiline çıkmadan önce yakalamışız, onlar yemekten sonra bekliyorlarmış, önceki bir saatlik gecikme nedeniyle...ve çocukların kendilerine gelmeleri zaman alıyormuş...
Oysa biz aşağıda, biraz acele etmiştik, Nehir'in uyku hali sürerken başlasınlar diye! Türk aklı ile henüz tanışmamış olan hemşireler bugün tanıştılar. Ama çok da iyi oldu, bir oturumda bitti.
Veeee...Nehir, literally, sat down on a reclining chair for 3 and half hours, straight! İki saatin sonunda hemşireye "çak"tı, ayağını batteniyenin altına saklayıp, hemşireye oyunlar yaptı...
Hmmm, benim kucağımda olmak kaydıyla.
Yani sabah yedide başlayan günümüz, akşam 5'te bitti. Ana-kız koltuk sefası yaptık. Baba bize baktı, yemek getirdi, düşen emzikleri yıkadı...
Çıkışta, ben sersemlemiştim, Nehir'in ruh halini bilemedim...Hiç değilse biraz oksijen alsın diye, Hermann Park'ta, Nehir arabasında, yürüyüş yaptık. Bir an, ben de, Nehir için iyi birşeyler yapabildiğimiz için, bugün de onu sevdiği bir ortama soktuğumuz için, mutlu oldum, Mahmut'a sarıldım. Nehir, gölde öten kazları taklit etti, derken, "beaver"ı seyrettik, kıyıya çıkarken...öredekleri gördük, sabahki yağmurdan arta kalan nefis toprak ve çam kokusunu , içimize çektik. Yazması bile çok hoşuma gitti.
Yatarken artık üç satırını bildiği..."I av yu, yu lav me, hepi famili"...şarkısını söylüyordu. Yarın sabah bugünkü kateteri çıkaracaklar, bir çığlıkla biter inşallah.